Yirmi Yılın Ardından: Kaybolan Zamanın Hesabı

“Bunu bana nasıl yaparsın, Zeynep? Yirmi yıl geçti, hâlâ aynı yerde sayıyoruz!” diye bağırdı annem, gözlerinde hem öfke hem de çaresizlikle. O an, mutfağın ortasında, ellerim titreyerek çay bardağını masaya bırakırken, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yirmi yıl… Yirmi yıl boyunca annemin, babamın, komşuların, mahallelinin beklentileriyle yaşadım. Kendi hayatımı değil, onların istediği hayatı sürdüm.

Benim adım Zeynep Yıldız. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde doğdum, büyüdüm. Hayatım boyunca hep uslu kız oldum; derslerimi yaptım, anneme yardım ettim, kimseye laf getirmedim. Ama içimde bir sır vardı: Mahallemizin karşı sokağında oturan Emre’ye aşıktım. O da bana… Ama bizim hikâyemiz hiçbir zaman başlamadı. Çünkü annem Emre’yi istemedi. “O çocuk sana göre değil,” dedi. “Onların ailesiyle bizim aramızda fark var.” Babam ise daha da sertti: “Kızım, bizim soyadımızı taşıyan biriyle evleneceksin. Nokta!”

O günlerde Emre’yle gizli gizli buluşurduk. Bir gün, yağmurlu bir akşamüstü, Emre bana parkta beklerken yakalandık. Annem beni saçlarımdan tutup eve sürükledi. O gece babam ilk defa bana bağırdı: “Bir daha o çocuğu görmeyeceksin!” O an içimdeki umutlarım sanki bir anda söndü. Emre’yle vedalaşamadık bile. Ertesi gün ailesiyle başka bir semte taşındılar. Ben ise evde hapis hayatı yaşamaya başladım.

Yıllar geçti. Üniversiteyi kazanamadım; çünkü ailem kız çocuğunun uzaklara gitmesini istemedi. Evde kaldım, anneme yardım ettim, kardeşlerime baktım. Her gün aynı rutinde yaşadım: Sabahları erken kalkıp kahvaltı hazırlamak, evi temizlemek, akşam yemekleri… İçimdeki boşluk her geçen gün büyüdü. Komşu kızları birer birer evlenip yuva kurarken ben hep “Zeynep de iyi kızdır ama biraz içine kapanık,” diye anıldım.

Bir gün mahallede yeni taşınan bir aileyle tanıştık. Annem hemen oğullarına göz koydu: “Bak Zeynep, bu çocuk iyi aileden, işi gücü var.” Ben ise hâlâ Emre’nin hayalini taşıyordum içimde. Ama kimseye anlatamadım; çünkü anlatırsam yine azar işitecektim.

Yıllar böyle geçti. Kırkıma yaklaştığımda annem hastalandı. Evde ona bakmak bana düştü. Babam ise çoktan hayata küsmüştü; televizyonun karşısında saatlerce otururdu. Kardeşlerim evlenip kendi hayatlarını kurdu, ben ise evde kaldım. Herkes bana acıyarak bakıyordu: “Zeynep de yazık oldu…”

Bir gün eski bir arkadaşım aradı: “Zeynep, Emre’yi gördüm geçenlerde. İstanbul’a dönmüş.” Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Yirmi yıl sonra… O gece uyuyamadım; geçmişteki anılar gözümün önünden film şeridi gibi geçti.

Ertesi hafta cesaretimi topladım ve Emre’nin çalıştığı dükkâna gittim. Kapıdan içeri girdiğimde göz göze geldik. Bir anlık sessizlik… Sonra Emre gülümsedi: “Zeynep… Sen hâlâ aynı kalmışsın.” Gözlerim doldu; kelimeler boğazıma düğümlendi.

Küçük bir kafede oturduk saatlerce konuştuk. O da benim gibi yalnız kalmıştı; ailesinin baskısıyla başka biriyle evlenmiş ama mutlu olamamıştı. Boşanmıştı ve şimdi kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyordu.

“Neden o zaman kaçıp gitmedik?” diye sordum titrek bir sesle.

Emre başını eğdi: “Korktuk Zeynep… Hem ailemizden hem de toplumdan…”

O an anladım ki sadece biz değil, bizim gibi binlerce insan aile baskısı ve toplumun beklentileri yüzünden kendi hayatını yaşayamadı bu ülkede.

Emre’yle yeniden görüşmeye başladık ama bu sefer her şey farklıydı; artık genç değildik, umutlarımız yorgundu ama hâlâ birbirimize tutunacak gücümüz vardı.

Bir akşam anneme açıldım: “Anne, ben artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Yirmi yıl boyunca sizin için yaşadım ama artık kendim için yaşamak istiyorum.” Annem önce sustu, sonra ağlamaya başladı: “Ben seni korumak istedim kızım…”

“Biliyorum anne,” dedim. “Ama ben de artık kendimi korumak istiyorum.”

O gece ilk defa odama kapanıp ağladım; hem geçmişe hem de kaybolan yıllarıma… Ama sabah uyandığımda içimde hafif bir huzur vardı.

Şimdi kırk iki yaşındayım ve hayatıma yeni bir sayfa açıyorum. Belki geç kaldım ama en azından artık kendi kararlarımı kendim veriyorum.

Siz hiç ailenizin ya da toplumun beklentileri uğruna kendi hayatınızdan vazgeçtiniz mi? Peki ya kaybolan yılların hesabını kime soracağız?