Unutulan Bir Hayalin Ardında: Bir Anne ve Babanın Sessiz Çığlığı
“Anne, yine mi aradın? Çok yoğunum, toplantım var!”
Telefonun ucundaki kızım Elif’in sesi, sanki kalbime bir bıçak gibi saplanıyor. Oysa sadece sesini duymak istemiştim. Belki de torunlarımı soracaktım, belki de geçen hafta gönderdiğim reçelli kurabiyeleri beğenip beğenmediklerini… Ama onun sesi, bana bir kez daha hatırlatıyor: Ben artık hayatlarının merkezinde değilim.
Altmış bir yaşındayım. Kocam Mehmet’le kırk iki yıldır evliyiz. Birlikte çok şey yaşadık; yokluk da gördük, bolluk da. Mehmet’in işten çıkarıldığı o yıl, çocuklarımızı aç bırakmamak için geceleri dikiş diktim. Elif ve Oğuz’u okutabilmek için kendi hayallerimden vazgeçtim. Oğuz doktor oldu, Elif ise büyük bir şirkette yönetici. Herkes bize gıpta ile bakardı: “Ne güzel çocuklar yetiştirmişsiniz!” derlerdi. Ama kimse, şimdi evimizin ne kadar sessiz olduğunu bilmiyor.
Mehmet sabahları erkenden kalkıp camdan dışarı bakıyor. “Belki bugün gelirler,” diyor. Ben de ona katılıyorum, umut etmekten başka çaremiz yok. Ama günler geçiyor, haftalar geçiyor… Kapımızı çalan olmuyor.
Bir pazar günü, Elif’i aradım. “Kızım, bu hafta sonu bize gelir misiniz? Mehmet Bey’in canı çok sıkılıyor, torunları görmek istiyor,” dedim. Cevabı kısa ve netti: “Anne, çocukların kursu var, sonra da alışverişe gideceğiz. Belki başka zaman.”
Oğuz’u aradığımda ise daha da acı bir cevap aldım: “Anne, hastanede nöbetim var. Zaten çocuklar da büyüdü, sizinle ne yapacaklar ki?”
O an anladım ki, bizim hayalimiz onların önceliği değil artık. Bizim için hayat aileydi; sofrada toplanmak, bayramda el öpmek, birlikte gülmekti. Şimdi ise herkes kendi hayatının peşinde.
Bir akşam Mehmet’le otururken gözleri doldu: “Hatırlıyor musun, Oğuz küçükken her gece masal isterdi? Şimdi bir mesaj atmaya bile vakti yok.”
Ben de sustum. Çünkü içimdeki boşluk, kelimelerle dolmazdı artık.
Geçen ay komşumuz Ayşe Hanım vefat etti. Cenazesinde çocukları yoktu; sadece birkaç komşu ve belediyeden gelen görevliler… O an içimi tarifsiz bir korku sardı: Ya bizim de sonumuz böyle olursa?
Bir gün Elif’in evine habersiz gittim. Kapıyı torunum Defne açtı. Gözleri parladı: “Babaanne!” dedi ve boynuma sarıldı. İçeri girdim; Elif mutfakta telefondaydı, eşi ise bilgisayar başında çalışıyordu. Defne bana resimlerini gösterdi, birlikte oyun oynadık. Ama Elif’in yüzünde bir huzursuzluk vardı.
“Anne, haber verseydin keşke… Çok yoğunum bugün,” dedi usulca.
O an anladım ki, ben onların hayatında fazlalık gibiyim artık.
Eve dönerken gözyaşlarımı tutamadım. Mehmet’e anlatınca o da sustu; sadece elimi tuttu.
Bir akşam televizyon izlerken eski fotoğraflara baktık. Bayram sabahları, piknikler, doğum günleri… Her karede mutluluk vardı. Şimdi ise o karelerin içinde kaybolmuş gibiyiz.
Bir gün cesaretimi topladım ve Elif’e uzun bir mesaj yazdım:
“Kızım, biz sizi büyütürken her şeyden önce aile olmanın önemini anlattık. Şimdi ise siz kendi hayatınıza dalıp bizi unuttunuz gibi hissediyoruz. Sadece torunlarımızı sevmek istiyoruz; onların gülüşünü duymak, onlara masal anlatmak… Bizim en büyük hayalimiz buydu. Lütfen bunu bize çok görmeyin.”
Cevap gelmedi.
Oğuz’a da yazdım:
“Oğlum, seninle gurur duyuyorum ama bazen bir telefon bile yetiyor insanın içini ısıtmaya. Baban seni çok özlüyor.”
O da sadece kalp emojisi gönderdi.
Bir gece Mehmet’le konuşurken gözyaşlarımı tutamadım:
“Biz nerede hata yaptık Mehmet? Neden çocuklarımız aile olmanın kıymetini unuttu?”
Mehmet uzun uzun sustu:
“Belki de onları çok koruduk… Her şeylerini kolaylaştırdık… Şimdi kendi hayatlarında boğuluyorlar.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah ezanında kalkıp dua ettim: “Allah’ım, çocuklarımı koru ama bize de birazcık mutluluk ver.”
Bir gün mahalledeki parkta otururken yan masada iki yaşlı kadın konuşuyordu:
“Benim oğlan Almanya’da yaşıyor, yılda bir kere arar,” dedi biri.
“Benim kız da İstanbul’da ama haftada bir mesaj atar,” dedi diğeri.
O an anladım ki yalnız değilim; bizim neslimizin kaderi buymuş meğer.
Ama yine de içimde bir umut var: Belki bir gün çocuklarımız gerçek mutluluğun ailede olduğunu hatırlarlar… Belki bir gün torunlarımızla aynı sofrada otururuz…
Şimdi size soruyorum: Biz mi fazla fedakâr olduk? Yoksa yeni nesil mi aile olmanın kıymetini unuttu? Sizce nerede yanlış yaptık?