Otuz Altı Yıl Sonra Aynı Kuyrukta: Bir Hayatın Hesabı

“Ayşe Hanım, sıranız geldi!” Hemşirenin sesiyle irkildim. Elimdeki dosyayı sımsıkı tutarken, gözlerim bir anlığına bulanıklaştı. Sıranın bana gelmesini beklerken, hastane koridorunun soğukluğunda kaybolmuş gibiydim. Yıllardır süren yorgunluğum, son zamanlarda artan ağrılarım ve içimdeki tarifsiz boşluk… Hepsi bir anda üzerime çökmüştü. Tam o sırada, arkamdan gelen hafif bir öksürük sesiyle iradem dışında başımı çevirdim. Ve işte o an… Kalbim yerinden fırlayacak sandım.

Karşımda duran adam, yıllar önce gençliğimin en güzel günlerini paylaştığım Mehmet’ti. Gözleri hâlâ aynıydı; derin, karanlık ve bir o kadar da tanıdık. Saçlarına aklar düşmüş, yüzünde zamanın izleri belirginleşmişti ama ben onu hemen tanıdım. Otuz altı yıl önce, bir yaz akşamı vedalaştığımızda gözlerinde gördüğüm o hüzün, şimdi de oradaydı.

O an içimde bir fırtına koptu. Geçmişin acısı, pişmanlığı ve cevapsız kalan soruları… Her şey bir anda geri geldi. Mehmet’le yollarımızı ayırmamızın sebebi ailelerimizin arasındaki bitmek bilmeyen kavgaydı. Annem, “O çocuk sana göre değil Ayşe!” diye bağırmıştı defalarca. Babam ise Mehmet’in ailesinin köydeki dedikodularından rahatsızdı. Oysa biz birbirimizi seviyorduk. Ama hayat, bazen en çok istediğin şeyleri elinden alıyor.

Mehmet’le göz göze geldiğimizde, dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. “Ayşe… Sen misin gerçekten?” dedi kısık bir sesle. İçimdeki duvarları yıkmak istemedim ama gözlerim doldu. “Evet, benim Mehmet,” dedim titrek bir sesle. “Yıllar ne çabuk geçmiş değil mi?”

Bir anlık sessizlik oldu. Koridorda bekleyen diğer hastaların bakışlarını üzerimizde hissettim ama umurumda değildi. O an sadece ikimiz vardık. “Seni burada görmek… Hiç beklemezdim,” dedi Mehmet. “Ben de,” dedim, “ama hayat işte… Bazen insanı hiç ummadığı yerlere sürüklüyor.”

Hemşire tekrar ismimi seslendirince, Mehmet’le vedalaşmak zorunda kaldım. Doktorun odasında otururken, aklım hâlâ Mehmet’teydi. Doktorum bana yeni tetkikler gerektiğini söylediğinde, içimdeki boşluk daha da büyüdü. Hastaneden çıkarken Mehmet’in hâlâ orada beklediğini gördüm.

“Bir çay içelim mi?” diye sordu utangaçça. Bir an tereddüt ettim ama sonra başımı salladım. Hastanenin kantinine oturduk. Çaylarımızdan birer yudum alırken, Mehmet derin bir nefes çekti.

“Biliyor musun Ayşe,” dedi, “o gün seni bırakmak zorunda kaldığımda dünyam başıma yıkıldı. Annem hastaydı, babam işsizdi… Sana yük olmak istemedim.”

Gözlerim doldu. “Ben de seni suçladım yıllarca,” dedim. “Neden mücadele etmedin diye… Ama şimdi anlıyorum ki bazen insanın elinden hiçbir şey gelmiyor.”

Mehmet başını önüne eğdi. “Sonra evlendim,” dedi sessizce. “İki çocuğum var. Ama hiçbir zaman seni unutamadım.”

İçimde bir sızı hissettim. Ben de evlenmiştim; kısa süren mutsuz bir evlilikten sonra yalnız kalmıştım. Yıllarca çalışıp oğlumu büyüttüm. Hayat bana kolay davranmamıştı ama yine de ayakta kalmayı başarmıştım.

Kantinde otururken, geçmişte yaşadığımız güzel günleri hatırladıkça gözlerimiz doldu, bazen güldük bazen sustuk. Mehmet bana eski günlerden bahsederken, içimde yıllardır bastırdığım duygular yeniden filizleniyordu.

Birden kantinin camından dışarı bakarken Mehmet’in sesiyle irkildim: “Ayşe, hiç düşündün mü? Eğer o gün ailelerimiz izin verseydi… Şimdi hayatımız nasıl olurdu?”

Bir süre sustum. Sonra derin bir nefes aldım: “Belki de kaderimiz buydu Mehmet… Belki de bazı yaralar hiç kapanmıyor.”

O an gözlerimin önünden annemin öfkeli yüzü geçti; babamın sert bakışları… Oysa ben sadece sevilmek istemiştim. Ama ailemin baskısı, köydeki dedikodular ve toplumun beklentileri arasında sıkışıp kalmıştım.

Mehmet’le vedalaşırken elimi tuttu hafifçe: “Sana hakkımı helal ettim Ayşe,” dedi gözleri dolu dolu. “Sen de bana helal et.”

Gözyaşlarımı tutamadım: “Helal olsun Mehmet… Keşke her şey farklı olsaydı.”

O günden sonra Mehmet’le bir daha görüşmedik ama içimde bir huzur vardı artık. Geçmişin yükünü biraz olsun bırakabilmiştim.

Şimdi düşünüyorum da… Acaba ailelerimiz olmasaydı, toplum baskısı bu kadar ağır olmasaydı, biz mutlu olmayı başarabilir miydik? Sizce insan kaderini gerçekten değiştirebilir mi? Yoksa bazı hikâyeler daha başlamadan bitmeye mi mahkûm?