Bir Akşamın Gölgesinde: Kırık Hayaller ve Sessiz Çığlıklar
“Yasemin, bekle! Lütfen biraz yavaşlar mısın?” diye seslendim, nefesim kesilmişti. O an, gecenin sessizliğinde yankılanan ayak seslerimizden başka bir şey duymuyordum. Katowice’deki o dar sokakta, elim sevgilimin elinde, içimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki her şey yolundaymış gibi görünse de, içimde bir fırtına kopuyordu.
O akşam, Yasemin’le birlikte üniversiteden arkadaşımız Elif’in evine yemeğe gidiyorduk. Elif’in evi Yasemin’in evine sadece bir sokak uzaklıktaydı. “Yürüyelim,” demişti Yasemin, “hava güzel.” Ben de kabul etmiştim; oysa içimdeki huzursuzluğun sebebini o an anlayamamıştım.
Köşeyi dönerken, Yasemin’in elini daha sıkı tuttum. Birden arkamızdan gelen hızlı adımlar duyduk. Dönüp bakmaya fırsat kalmadan, iki adam yanımıza yaklaştı. Biri bana bağırdı: “Cebindeki telefonu ver!”
O an donup kaldım. Yasemin’in gözleri korkuyla büyüdü. “Lütfen, ne istiyorsanız alın!” diye yalvardı. Adamlar biri bana yumruk attı, diğeri Yasemin’in çantasını çekiştirdi. O an zaman durdu sanki; ne bağırabildim ne de hareket edebildim. Sadece Yasemin’in ağlayışını ve adamların küfürlerini duydum.
Her şey birkaç dakika sürdü ama bana saatler gibi geldi. Adamlar kaçtıktan sonra Yasemin yere çöktü, titriyordu. Ben ise hâlâ şoktaydım. “İyi misin?” diye sordum ama sesim çıkmadı. O geceyi asla unutamayacağımı o an anladım.
Polise gittik, ifade verdik. Ama olan olmuştu; Yasemin’in gözlerindeki güven gitmişti. O günden sonra ilişkimizde bir şeyler değişti. Yasemin içine kapandı, ben ise kendimi suçlamaya başladım. “Neden daha dikkatli olmadım? Neden onu koruyamadım?” Bu sorular beynimi kemiriyordu.
Türkiye’ye döndüğümüzde ailelerimiz olayı öğrendi. Annem, “Oğlum, sen nasıl koruyamazsın kızcağızı?” dediğinde içimdeki suçluluk daha da büyüdü. Babam ise sessizce başını salladı; hayal kırıklığı gözlerinden okunuyordu.
Yasemin’in ailesi ise daha sertti. Annesi bana bakarken gözlerinde öfke vardı: “Kızımı sana emanet ettik, başına gelmeyen kalmadı!” dediğinde kelimeler boğazımda düğümlendi. Yasemin ise hiçbir şey söylemedi; sadece yere bakıyordu.
O günden sonra aramızdaki mesafe büyüdü. Yasemin geceleri kabuslar görmeye başladı; ben ise her gece aynı olayı tekrar tekrar yaşadım zihnimde. Birlikteyken bile yalnızdık artık.
Bir gün, Yasemin bana dönüp şöyle dedi: “Bunu atlatamıyorum. Her şey değişti.” Gözlerinde hâlâ o geceki korku vardı. “Belki de biraz ayrı kalmalıyız,” dediğinde içimde bir şeyler koptu.
Ayrıldık. O günden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Üniversiteyi bitirdim ama içimdeki boşluk hiç dolmadı. Arkadaşlarım yeni ilişkiler kurdu, evlendi; ben ise kimseye yaklaşamadım.
Bir gün annemle mutfakta otururken bana şöyle dedi: “Oğlum, hayat devam ediyor. Kendini affetmelisin.” Ama nasıl affedebilirdim ki? O gece Yasemin’i koruyamadım; onun hayatında silinmez bir iz bıraktım.
Yıllar geçti, Yasemin’den haber alamadım. Sosyal medyada bazen fotoğraflarına rastladım; gülümsüyordu ama gözlerinde hâlâ o eski hüzün vardı sanki.
Bir akşam eski arkadaşımız Elif’ten mesaj aldım: “Yasemin evleniyor.” İçimde garip bir acı hissettim; hem sevindim hem de kaybetmenin ağırlığını yeniden yaşadım.
O gece uzun uzun düşündüm: Hayat bazen bir anda değişiyor; bir köşe başında, bir yabancının gölgesinde tüm hayallerin yıkılabiliyor. Biz Türkler için aile, güven ve koruma duygusu çok önemli; ama bazen en çok sevdiklerimizi bile koruyamıyoruz.
Şimdi kendi kendime soruyorum: Geçmişin yükünü taşımak mı daha zor, yoksa affedemediğimiz kendimizle yaşamak mı? Siz hiç böyle bir çaresizlik hissettiniz mi?