Gelinim Evi Eğlenceye Çevirdi, Oğlum Susuyor!

“Anne, ne olur bana kızma ama… Birkaç günlüğüne yanınıza gelebilir miyim?” Emre’nin sesi telefonda titriyordu, sanki her an ağlayacak gibiydi. O an elimdeki çay bardağını masaya bıraktım, kalbim sıkıştı. “Oğlum, ne oldu yine? Zeynep’le mi tartıştınız?” diye sordum, ama cevabını zaten biliyordum. Son zamanlarda her gün aynı hikaye: Gelinim Zeynep, evlerini arkadaşlarıyla dolduruyor, kahkahalar, müzik, yüksek sesli sohbetler… Emre ise odasına kapanıp işine odaklanmaya çalışıyor ama nafile.

Oğlumun sesi kısık çıktı: “Anne, ben artık dayanamıyorum. Evde huzur kalmadı. Zeynep her gün birilerini çağırıyor, bazen sabaha kadar oturuyorlar. Benim sabah erken toplantım var diyorum, umursamıyor. Bilgisayar başında çalışmam gerekiyor, ama gürültüden kafamı toplayamıyorum. Ne olur, birkaç gün sizde kalayım.”

O an içimde bir öfke kabardı. Emre, üniversiteyi bitirip işe başladığından beri kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyordu. Zeynep’le evlendiklerinde çok mutluydular, ama son bir yıldır aralarındaki mesafe büyüdü. Zeynep’in ailesi varlıklı, biraz da rahat insanlar. Kızları da öyle yetişmiş. Ama bizim ailede huzur, düzen, saygı önemlidir. Emre de öyledir; sessiz, içine kapanık, kimseyi kırmak istemez. Ama Zeynep’in bu umursamaz tavırları oğlumu yavaş yavaş eritiyor.

O akşam Emre valiziyle kapımızı çaldı. Gözleri şişmiş, yüzü solgundu. Babasıyla göz göze gelmemeye çalıştı. Sofrada sessizce yemeğini yedi. Ben de üstüne gitmedim, ama içim içimi yedi. Gece odasına çay götürdüm. “Oğlum, bak, evlilikte sorun olur. Ama kaçmak çözüm değil. Zeynep’le konuşman lazım. Belki de bir şeyleri yanlış anlıyorsundur?” dedim. Emre başını eğdi, “Anne, ben konuştum. Defalarca söyledim. Ama bana ‘Çok abartıyorsun, genç insanız, biraz eğlenelim’ diyor. Sanki ben kötü bir şey istiyormuşum gibi davranıyor. Arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken ben odada boğuluyorum. Bazen düşünüyorum, acaba ben mi fazla hassasım?”

O an oğlumun omzuna dokundum. “Sen hassas değilsin, oğlum. Herkesin huzura ihtiyacı var. Ama Zeynep de genç, belki de evliliğin sorumluluğunu tam kavrayamadı.”

Ertesi gün Zeynep aradı. Telefonda sesi soğuktu. “Emre sizde mi?” dedi. “Evet, kızım. Biraz kafasını dinlemek istedi. Merak etme, birkaç gün sonra döner.” dedim. Zeynep bir an sustu, sonra sesi titredi: “Ben kötü bir şey yapmıyorum ki, anne. Arkadaşlarım geliyor, sohbet ediyoruz. Emre hep odasında, hiç yanımıza gelmiyor. Ben de yalnız hissediyorum. O da biraz katı davranıyor.”

İşte tam da burada düğüm başlıyor. İki genç, iki farklı aileden, iki farklı alışkanlıkla bir araya gelmiş. Birinin huzur dediği, diğerinin sıkıcılık. Birinin eğlence dediği, diğerinin gürültü. Ben de arada kalmışım, ne oğlumu üzmek istiyorum ne de gelinimi dışlamak. Ama evlilik böyle mi olmalı? Herkes kendi köşesine çekilip, sessizce acı mı çekmeli?

Bir hafta boyunca Emre bizde kaldı. Her akşam sofrada sessizce oturuyor, babasıyla göz göze gelmemeye çalışıyor. Ben ise içimden sürekli dua ediyorum: “Allah’ım, ailemizi koru, oğlumun yuvasını dağıtma.” Bir akşam, Emre’nin odasına girdim. “Oğlum, bak, bu iş böyle gitmez. Ya Zeynep’le oturup açık açık konuşacaksın, ya da bir uzmana gideceksiniz. Kaçmak çözüm değil.” dedim. Emre gözlerini kaçırdı: “Anne, ben Zeynep’i seviyorum. Ama bazen sanki evde ben fazlayım gibi hissediyorum. Arkadaşlarıyla gülüp eğlenirken ben yabancı gibi oluyorum. O da bana ‘Sen de katılsana’ diyor, ama ben o kadar insanla baş edemiyorum. Sanki evim bana ait değilmiş gibi.”

Bir gün Zeynep çıkageldi. Kapıyı açınca göz göze geldik. Yorgun, üzgün görünüyordu. “Anne, Emre’yle konuşabilir miyim?” dedi. İkisi salonda baş başa kaldı. Kapının aralığından sesleri duydum:

“Emre, ben seni yalnız bırakmak istemedim. Ama arkadaşlarım olmadan çok sıkılıyorum. Sen de hep iş, hep iş… Biraz eğlenmek istiyorum. Sen de gelsene aramıza.”

“Zeynep, ben çalışmak zorundayım. Evde huzur istiyorum. Her gün parti gibi olunca ben nefes alamıyorum. Biraz anlayış bekliyorum.”

“Peki, ben de yalnız hissediyorum. Seninle konuşmak istiyorum ama sen hep kaçıyorsun. Arkadaşlarım gelince de bana kızıyorsun. Ne yapayım?”

O an içeri girdim. “Çocuklar, bakın, evlilik iki kişinin değil, iki ailenin de birleşmesi demek. Herkesin alışkanlığı farklı. Ama birbirinize anlayış göstermeden bu iş yürümez. Zeynep, senin de arkadaşların olsun, ama Emre’nin de huzura ihtiyacı var. Belki bir gün senin, bir gün Emre’nin istediği gibi olur. Biraz orta yol bulmaya çalışın.”

O gece uzun uzun konuştular. Sonra Zeynep gitti, Emre de bir süre daha bizde kaldı. Ama içimde hep bir korku: Ya oğlumun yuvası dağılırsa? Ya Zeynep bir gün bavulunu toplayıp giderse? Ya Emre içine kapanıp daha da yalnızlaşırsa?

Bir anne olarak bazen kendimi suçlu hissediyorum. Acaba oğlumu fazla mı korudum? Zeynep’e yeterince destek olmadım mı? Ya da iki genç insanı kendi hallerine bırakıp, müdahale etmemek mi gerekirdi?

Şimdi sizlere soruyorum: Bir evde huzur mu önemli, yoksa eğlence mi? Gençler evlilikte birbirine ne kadar anlayış göstermeli? Benim yerimde olsanız ne yapardınız? Oğlumun gözlerindeki o kırgınlığı, gelinimin yalnızlığını gördükçe, içimden bir ses hep şunu soruyor: Gerçekten aile olmak, birbirini anlamak mıdır, yoksa sadece aynı evde yaşamak mı?