Bir Yalnızlık Gecesi: Annemin Ardından

“Beni affet kızım…” Annemin sesi, hastane odasının soğuk duvarlarında yankılandı. O an, zaman bir anlığına durdu sanki. Gözlerimden yaşlar süzülürken, elimde tuttuğum annemin incecik parmakları daha da güçsüzleşti. O gece, İstanbul’un gri gökyüzüyle yarışan bir karanlık çökmüştü içime. Annemin ölüm döşeğindeki bu sözleri, yıllardır içimde biriktirdiğim öfkeyi, kırgınlığı ve sevgiyi bir anda ortaya çıkardı.

Babam, köşedeki sandalyede sessizce oturuyordu. Yüzünde yılların yorgunluğu, gözlerinde ise pişmanlık vardı. Annemle babamın evliliği hiçbir zaman huzurlu olmamıştı. Babamın işsiz kaldığı yıllarda, evdeki tartışmaların ardı arkası kesilmezdi. Annem, üç çocuğuna bakmak için gece gündüz çalışırken, ben ise en büyük çocuk olarak her şeyin yükünü omuzlarımda hissederdim. Kardeşlerim, Zeynep ve Emre, o yıllarda daha küçüktü. Onları korumak, annemin gözyaşlarını silmek, babamın öfkesinden kaçmak bana kalmıştı.

O gece hastane odasında, geçmişin tüm anıları bir bir gözümün önünden geçti. Annemin bana ilk kez saçımı ördüğü sabah, babamın işten kovulduğu gün, evdeki sessiz akşam yemekleri… Annem hep güçlü görünmeye çalışırdı. Ama ben onun geceleri sessizce ağladığını duyardım. Bir keresinde, mutfakta bulaşık yıkarken, “Kızım, hayat bazen insanı çok yoruyor,” demişti. O zaman anlamamıştım. Şimdi ise, onun ne kadar yalnız kaldığını, ne kadar mücadele ettiğini çok iyi anlıyorum.

Babam, annemin başucuna yaklaştı. “Fatma, ne olur gitme… Daha çocuklarımız var,” dedi titrek bir sesle. Annem gözlerini bana çevirdi. “Sibel, kardeşlerine sahip çık. Onlar sana emanet,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Annemi kaybetmekten korkuyordum ama ona kırgınlığım da vardı. Çünkü ben de onun sevgisine, ilgisine muhtaçtım. Hep kardeşlerimi ve babamı öncelik etmişti. Ben ise çoğu zaman kendi başıma büyüdüm.

Ailemiz, ekonomik krizlerin, işsizliğin, borçların altında ezilmişti. Babam, bir dönem inşaatlarda çalıştı, sonra bir trafik kazası geçirdi ve artık çalışamaz oldu. Annem ise temizlik işlerine giderek evimizi ayakta tutmaya çalıştı. Ben üniversiteyi kazanmıştım ama ailemin maddi durumu yüzünden okulu bırakmak zorunda kaldım. O gün, annemle kavga etmiştim. “Senin yüzünden okuyamıyorum! Hep bana yük oluyorsunuz!” diye bağırmıştım. Annem sessizce ağlamıştı. O anki öfkemin, yıllar sonra içimde nasıl bir pişmanlığa dönüşeceğini hiç bilemezdim.

Şimdi, annemin ölüm döşeğinde bana “Beni affet,” demesiyle, o eski kavganın yankısı kulaklarımda çınladı. Annemi affetmek istiyordum ama içimdeki çocuk hâlâ sevgisizliğin acısını taşıyordu. Babam ise, annemin elini tutarken, “Fatma, ben de seni affet. Keşke daha iyi bir koca olabilseydim,” dedi. O an, ailemizin tüm kırgınlıkları, pişmanlıkları ve sevgisizlikleri bir araya geldi.

Kardeşlerim, Zeynep ve Emre, odanın köşesinde sessizce ağlıyorlardı. Zeynep, “Ablacım, annemiz ölecek mi?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Annem, son bir kez gözlerini açtı ve “Birbirinizi bırakmayın,” dedi. O an, annemin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu, bizi bir arada tutmak için ne kadar savaştığını fark ettim.

Annemin ölümünden sonra, evimizde büyük bir sessizlik hâkim oldu. Babam, günlerce odasından çıkmadı. Ben ise, kardeşlerime hem anne hem de abla olmaya çalıştım. Ama içimdeki boşluk, hiçbir şeyle dolmuyordu. Annemin yokluğunda, evin yükü tamamen bana kalmıştı. Zeynep liseye gidiyordu, Emre ise hâlâ ilkokuldaydı. Onların okul masraflarını karşılamak için gündüzleri bir tekstil atölyesinde çalışmaya başladım. Akşamları ise evde yemek yapıyor, ödevlerine yardım ediyordum.

Bir gün, işten eve döndüğümde, babamı mutfakta otururken buldum. Elinde annemin eski bir fotoğrafı vardı. “Sibel, ben annene çok haksızlık ettim. Keşke zamanı geri alabilsem,” dedi. O an, babama karşı yıllardır biriktirdiğim öfke ve kırgınlık bir anda gözyaşına dönüştü. “Baba, ben de anneme çok kızdım. Ama şimdi anlıyorum ki, o da bizim için elinden geleni yaptı,” dedim. Babamla ilk kez o gün sarıldık. O an, aile olmanın ne demek olduğunu yeniden hatırladım.

Ama hayat, zorluklarla doluydu. Tekstil atölyesinde çalışmak kolay değildi. Patronum, sürekli bağırır, fazla mesaiye kalmamı isterdi. Bazen eve yorgun argın döner, kardeşlerime gülümsemeye çalışırdım. Zeynep, “Ablacım, sen hiç mutlu olamayacak mısın?” diye sordu bir akşam. O an, içimdeki tüm acı dışarı taştı. “Bilmiyorum Zeynep. Ama sizin için güçlü olmam lazım,” dedim.

Bir gece, Emre ateşler içinde yattı. Hastaneye götürdüm ama cebimde para yoktu. Doktor, “Acilen serum takmamız lazım,” dedi. O an, çaresizliğin ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim. Annemi düşündüm. O da yıllarca bizim için böyle mücadele etmişti. Gözlerim doldu. “Anne, keşke şimdi burada olsaydın,” diye fısıldadım.

Zamanla, kardeşlerim büyüdü. Zeynep üniversiteyi kazandı, Emre ise askere gitti. Ben ise hâlâ aynı atölyede çalışıyordum. Hayatım boyunca kendi hayallerimi bir kenara bırakıp ailem için yaşadım. Bazen, “Ben ne zaman kendim için yaşayacağım?” diye soruyordum kendime. Ama sonra, annemin son sözlerini hatırlıyordum: “Birbirinizi bırakmayın.”

Yıllar geçti. Babam yaşlandı, kardeşlerim kendi hayatlarını kurdu. Ben ise hâlâ annemin yokluğunda, onun bana bıraktığı sorumluluklarla yaşıyorum. Bazen geceleri, annemin sesini duyar gibi oluyorum. “Sibel, hayat bazen insanı çok yoruyor,” diyor. O zaman, gözlerimi kapatıp derin bir nefes alıyorum.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç, aileniz için kendi hayallerinizden vazgeçmek zorunda kaldınız mı? Affetmek mi daha zor, yoksa unutmak mı?