Tehlikeli Misafirlik: Bir Daha Asla O Eve Dönmem

“Senin annen yine mi o garip otlu börekten yaptı Emre? Çocuklar aç kaldı, marketten hazır pide almak zorunda kaldık!” diye fısıldadım eşime, kayınvalidem Gülseren Hanım’ın mutfağında, eski tahta masanın başında otururken. Emre, gözlerini kaçırdı, “Anne üzülmesin, birazdan yeriz,” dedi ama çocuklar çoktan suratlarını asmış, mutfağın köşesinde birbirlerine sarılmışlardı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.

İlk gün, köyün girişinde arabadan indiğimizde Gülseren Hanım kollarını iki yana açıp, “Hoş geldiniz, kuzularım!” diye bağırdı. O an, içimde bir umut vardı; belki bu sefer her şey güzel geçerdi. Ama daha ilk akşamdan işler sarpa sardı. Sofrada, hiç bilmediğim, kokusu ağır, tadı tuhaf yemekler vardı. “Bunlar bizim köyün en güzel yemekleri, şehirde bulamazsınız!” dedi Gülseren Hanım gururla. Ama çocuklar tabağa dokunmadı bile. Ben de zoraki bir gülümsemeyle bir lokma aldım, boğazımda düğümlendi.

Gece, çocuklar açlıktan ağlamaya başlayınca Emre ile göz göze geldik. “Ne yapacağız?” dedim fısıltıyla. “Birazdan susarlar,” dedi Emre, ama ben dayanamadım, gizlice mutfağa girip çantamdan bisküvi çıkardım. O sırada Gülseren Hanım kapıda belirdi, yüzü asık: “Ne yapıyorsun kızım? Benim yemeklerimi beğenmediniz mi?” dedi. O an, utanç ve öfke birbirine karıştı içimde. “Çocuklar alışık değil, biraz zaman lazım,” dedim ama sesim titriyordu.

Ertesi gün, sabahın köründe horoz sesleriyle uyandık. Gülseren Hanım, “Haydi kalkın, tarlaya gidiyoruz!” diye bağırdı. Çocuklar uykulu gözlerle bana baktı. “Anne, tatil bu mu?” dedi küçük kızım Zeynep. İçim burkuldu. Tarlada saatlerce çalıştık; domates topladık, patates söktük. Ellerimiz yara oldu, çocuklar ağladı. Gülseren Hanım ise, “Şehirde böyle çalışmazsınız tabii, burada hayat gerçek!” diyerek bize laf soktu.

Öğle yemeğinde yine o ağır yemekler… Çocuklar açlıktan mızmızlanınca, Emre ile köy bakkalına kaçtık. “İki pide, dört ayran,” dedim bakkala. “Ablacım, köyde pide mi olur?” dedi adam, ama halimize acıyıp verdi. Arabada gizlice yedik pideleri. O an, Emre’nin gözlerinde de bir pişmanlık gördüm. “Belki de anneme söylemeliyiz, çocuklar alışamıyor,” dedi. Ama ben biliyordum, Gülseren Hanım’a bir şey söylenmezdi.

Akşam olunca, Gülseren Hanım’ın komşusu Hatice Teyze geldi. “Şehirli gelin, köyde zorlanıyor musun?” dedi alaycı bir sesle. Herkes güldü. O an, gözlerim doldu, ama kimseye belli etmedim. O gece, çocuklar yine aç yattı. Emre ise annesinin gönlünü kırmamak için sessiz kaldı. Ben ise içimden, “Bir daha asla buraya gelmeyeceğim,” diye geçirdim.

Üçüncü gün, Gülseren Hanım sabah erkenden kapımı çaldı. “Kalk kızım, süt sağmaya gideceğiz!” dedi. Yorgunluktan bitap düşmüştüm. “Ben biraz dinlensem olur mu?” dedim. Yüzü bir anda asıldı. “Şehirde hanımlar böyle mi oluyor? Bizim zamanımızda kadınlar sabahın köründe kalkardı!” dedi. O an, kendimi suçlu hissettim ama vücudum artık dayanamıyordu.

Çocuklar bahçede oynarken, büyük oğlum Kerem ağlamaya başladı. “Anne, eve gitmek istiyorum!” dedi. Gözyaşlarını silerken, içimde bir isyan yükseldi. Emre’ye döndüm: “Yeter artık, çocuklar mutsuz, ben mutsuzum. Burada kimse bizi anlamıyor!” dedim. Emre ise, “Biraz daha sabret, annem kırılır,” dedi. Ama ben artık sabrımın sonuna gelmiştim.

O akşam, sofrada yine ağır bir sessizlik vardı. Gülseren Hanım, “Şehirde ne var ki? Hep hazır yemek, hep kolaylık. Burada hayat gerçek!” dedi. Ben ise, “Gerçek hayat, insanın mutlu olduğu yerdir,” dedim. O an, sofrada bir buz gibi hava esti. Gülseren Hanım gözlerini bana dikti: “Sen benim oğlumu şehirli yaptın, çocuklarımı da bozuyorsun!” dedi. Emre ise başını eğdi, hiçbir şey demedi.

O gece, çocuklar uyuduktan sonra Emre ile uzun uzun konuştuk. “Ben artık buraya gelmek istemiyorum,” dedim. “Annem üzülür,” dedi Emre. “Ama ya biz? Bizim mutluluğumuz önemli değil mi?” dedim. Emre sessiz kaldı. O an, evliliğimizin de bir sınavdan geçtiğini hissettim.

Ertesi sabah, valizleri topladım. Gülseren Hanım kapıda durdu, “Bu kadar mı dayandın?” dedi. Gözlerim doldu, “Ben elimden geleni yaptım, ama çocuklar alışamıyor,” dedim. O ise, “Şehirli gelinler böyledir işte, kolaydan yana!” dedi. Arabaya binerken, içimde bir burukluk vardı. Emre ise annesine sarıldı, “Anne, belki başka zaman,” dedi. Ama ben biliyordum, bir daha o kapıdan içeri girmeyecektim.

Şimdi, aradan aylar geçti. Hâlâ o günleri düşündükçe içim acıyor. Bir aile olmak, sadece aynı sofrada oturmak mı? Yoksa birbirini anlamak, saygı göstermek mi? Siz olsanız, çocuklarınız için hangi yolu seçerdiniz? Benim gibi hisseden var mı?