Anne Yorgunluğu: Bir Türk Ailesinin Sessiz Çığlığı

“Ayşe, kızım, vallahi dayanamıyorum artık! Bu çocuklar beni mahvetti!” Annemin sesi telefonda titriyordu, gözyaşlarının boğukluğunu neredeyse hissedebiliyordum. O an, mutfağın köşesinde elimde çay bardağıyla donup kaldım. Kendi oğlum Efe, odasında ödevini yapmaya çalışıyordu, ama annemin bu feryadı, evimizin duvarlarını delip geçmişti sanki.

“Anne, ne oldu yine? Yine mi kavga ettiler?” dedim, ama içimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Çünkü biliyordum, ablam Zeynep’in çocukları, annemin sabrını taşıran son damlaydı. Zeynep, geçen yıl boşandığından beri iki çocuğunu anneme bırakıp işe gidiyordu. Annem ise, altmış beş yaşında, dizlerinde ağrılarla, sabahın köründe kalkıp torunlarına kahvaltı hazırlıyor, onları okula götürüyor, akşam da ödevleriyle ilgileniyordu.

“Bak, Ayşe, ben onlara diyorum ki, ‘Çocuklar, camdan uzak durun, düşersiniz!’ Dinleyen kim? Küçük olan, Elif, camı açmaya çalıştı az önce. Kalbim ağzıma geldi. Sonra mutfağı dağıttılar, sütü döktüler, birbirlerine bağırıyorlar. Ben de bağırdım, sonra ağlamaya başladım. Kızım, ben bu yaştan sonra çocuk bakıcısı olmak istemiyorum!”

Annemin sesi çatallandı. O an, çocukluğumdan beri ilk defa annemin bu kadar çaresiz ve kırılgan olduğunu hissettim. Hep güçlüydü, hep her şeyi hallederdi. Babam vefat ettiğinde de, Zeynep’in boşanmasında da, ben işsiz kaldığımda da… Ama şimdi, annem tükenmişti.

“Anne, biraz dinlen, ben akşam uğrarım. Belki çocukları bir süre ben alırım,” dedim, ama biliyordum ki bu geçici bir çözümdü. Zeynep’in işi sabah sekizden akşam altıya kadar sürüyordu. Benim de kendi evim, işim, oğlum vardı. Ama annem, başka çaresi olmadığı için, torunlarına bakmaya mecburdu.

Telefonu kapattıktan sonra, mutfağın ortasında bir süre öylece durdum. Efe yanıma geldi, “Anne, neden üzgünsün?” diye sordu. Ona ne diyebilirdim ki? “Anneannen çok yorulmuş, biraz üzgün,” dedim sadece. Ama içimde, yıllardır ailemizde biriken yüklerin ağırlığı vardı.

Akşamüstü, annemin evine gittim. Kapıyı açtığımda, Elif’in ağladığını, abisi Mehmet’in ise televizyonun sesini sonuna kadar açtığını gördüm. Annem, mutfakta elleriyle başını tutmuş, sessizce ağlıyordu. Yanına gidip sarıldım. “Anne, ben geldim. Biraz dinlen, çocuklarla ben ilgilenirim,” dedim. Annem, gözleri şişmiş, bana bakıp sadece başını salladı.

Elif’i kucağıma aldım, “Ne oldu kuzum?” dedim. “Anneannem bana kızdı,” dedi hıçkırarak. Mehmet ise, “Ben de sıkıldım, hep evdeyiz,” diye bağırdı. O an, çocukların da bu durumdan mutsuz olduğunu fark ettim. Annem yorgun, çocuklar mutsuz, Zeynep ise çaresizdi. Hepimiz, birbirimizin yükünü taşırken eziliyorduk.

Bir süre sonra Zeynep geldi. Yorgun, gözleri uykusuzluktan morarmıştı. “Anne, nasılsın?” dedi, ama annem cevap vermedi. Ben araya girdim, “Zeynep, annem çok yorulmuş. Belki başka bir çözüm bulmamız lazım,” dedim. Zeynep, bir an sustu, sonra gözleri doldu. “Ayşe, ben ne yapayım? Kreşler çok pahalı, maaşım yetmiyor. Annem olmasa, işe bile gidemezdim. Ama annemi de böyle görmek istemiyorum,” dedi.

O an, ailemizin sessiz çığlığını duydum. Herkes bir şeylerden vazgeçmişti. Annem, yaşlılığından; Zeynep, özgürlüğünden; ben ise, huzurumdan. Ama kimse, bu yükün altında ezildiğini açıkça söyleyemiyordu.

O akşam, annemle baş başa oturduk. “Anne, belki komşudan yardım isteyebiliriz. Ya da çocukları bir gün bana, bir gün sana alırız,” dedim. Annem, “Kızım, ben torunlarımı seviyorum ama artık gücüm yok. Bazen, kendi hayatımın hiç olmadığını düşünüyorum. Hep başkaları için yaşadım. Şimdi de, yaşlandım diye herkes bana daha çok yük bindiriyor,” dedi.

O an, annemin gözlerindeki kırgınlığı gördüm. “Anne, senin de dinlenmeye hakkın var. Belki Zeynep’le konuşup başka bir yol buluruz,” dedim. Ama biliyordum, Türkiye’de çoğu ailede olduğu gibi, bizde de yaşlılar, çocuk bakıcısı olarak görülüyordu. Kimse, onların da bir hayatı, hayalleri olduğunu düşünmüyordu.

Ertesi gün, Zeynep’le oturup konuştuk. “Ayşe, ben de annemi üzmek istemiyorum. Ama başka çarem yok. Belki çocuklara bakıcı bulabilirim, ama maaşımın yarısı gider. O zaman da geçinemem,” dedi. “Peki, çocuklar biraz büyüyene kadar dönüşümlü bakamaz mıyız? Benim de işim var ama haftada iki gün ben alabilirim,” dedim. Zeynep, “Olur, ama annem yine de yalnız kalacak. O da üzülüyor,” dedi.

O an, ailemizin içindeki görünmez zincirleri hissettim. Herkes, bir diğerinin yükünü hafifletmeye çalışırken, aslında kimse tam anlamıyla mutlu olamıyordu. Annem, torunlarını seviyor ama yoruluyordu. Zeynep, çocuklarını bırakacak yer bulamıyor, ben ise iki arada kalıyordum.

Bir akşam, annemle balkonda otururken, bana döndü ve “Ayşe, ben gençken de hep başkaları için yaşadım. Şimdi yaşlandım, yine başkaları için yaşıyorum. Kendi hayatım ne zaman olacak?” dedi. O an, annemin gözlerinde yılların yorgunluğunu, kırgınlığını ve sessiz isyanını gördüm.

O günden sonra, ailemizde bazı şeyleri değiştirmeye karar verdik. Zeynep, işyerinden yarım gün izin alıp çocukları öğleden sonra kendi alacaktı. Ben de haftada bir gün çocuklara bakacaktım. Annem ise, haftada iki gün tamamen dinlenecekti. Kolay olmadı, ama en azından annemin yükü biraz hafifledi.

Ama hâlâ içimde bir sızı var. Türkiye’de kaç anneanne, babaanne, dede, yaşlılıklarında kendi hayatlarını yaşayamadan, çocuklarının ve torunlarının yükünü taşımak zorunda kalıyor? Kaçımız, onların da bir hayatı olduğunu unutuyoruz?

Bazen geceleri, annemin sessizce ağladığını düşünüyorum. Ve kendi kendime soruyorum: Biz, aile olmanın yükünü paylaşırken, birbirimizi ne kadar anlıyoruz? Ya siz, hiç annenizin sessiz çığlığını duydunuz mu?