Sabrımın Sınandığı Gün: Kayınvalidemle Bir Akşam
“Yine mi?” diye içimden geçirdim, kapı zili çalarken. O gün, işten yeni gelmiş, yorgun argın mutfağa geçip bir bardak çay koymuştum kendime. Henüz ilk yudumumu almamıştım ki, o tanıdık, tiz zil sesiyle irkildim. Kapıyı açtığımda, karşımda kayınvalidem Emine Hanım’ı gördüm. Elinde büyükçe bir poşet, yüzünde ise her zamanki gibi kocaman, biraz da yapmacık bir gülümseme vardı.
— Merhaba kızım! Sürpriz! Sana bir şeyler getirdim, dedi, içeriye adımını atarken.
İçimden derin bir nefes aldım. “Hoş geldiniz Emine Hanım, buyurun geçin,” dedim, sesimdeki gerginliği bastırmaya çalışarak. O ise hiç aldırmadan, salona geçti, poşeti koltuğun üzerine bıraktı ve hemen mutfağa yöneldi. “Çay koymuşsundur, değil mi? Ben de bir bardak alırım.”
O an, içimde bir yerlerde bir tel daha koptu. Eşim Serkan, işten geç gelecekti, çocuklar ise odalarında ödevleriyle meşguldü. Yalnızca ben ve Emine Hanım, bir akşamüstü, aynı evde, aynı havayı soluyorduk.
Emine Hanım, mutfakta dolapları açıp kapatmaya başladı. “Kızım, şu fincanları neden en üste koyuyorsun? Ben boyum yetmiyor, alamıyorum ki!” dedi, hafif bir sitemle. “Alayım hemen,” dedim, içimden ‘her gelişinde aynı muhabbet’ diye geçirerek. Fincanları uzattım, o ise çayını aldı ve salona geçti. Ben de arkasından gittim, ama içimde bir huzursuzluk vardı.
Poşetin içindekileri merak etmemek elde değildi. Emine Hanım, poşeti açtı ve içinden bir kutu çıkardı. Kutunun üstünde büyük harflerle “SÜRPRİZ” yazıyordu. “Bak bakalım, beğenecek misin?” dedi, gözlerinde bir parıltı. Kutuyu açtım, içinden eski model, neredeyse antika sayılacak bir çaydanlık çıktı. “Bu, benim annemden kalma. Artık senin. Sen de bir gün kızına verirsin,” dedi, sanki bana bir servet bırakıyormuş gibi.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. O çaydanlık, yıllardır mutfağında görüp de paslanmış kulpundan dolayı kullanmadığı, hatta birkaç kez atmayı düşündüğü çaydanlıktı. Şimdi ise bana, bir aile yadigârıymış gibi sunuyordu. “Çok teşekkür ederim Emine Hanım, çok naziksiniz,” dedim, ama sesim titriyordu.
O ise anlatmaya başladı: “Bak kızım, ailede bazı şeyler böyle elden ele geçer. Ben de senin gibi gençken kayınvalidemden neler çektim, bir bilsen! Ama sabrettim, sustum, büyüklere saygı dedim. Şimdi bak, ailemiz bir arada, çocuklarımız mutlu.”
İçimden, ‘Gerçekten mutlu muyuz?’ diye geçirdim. Çünkü her gelişinde, her lafında, bana bir şekilde eksik olduğumu, yetersiz olduğumu hissettiriyordu. Eşim Serkan’a da defalarca anlatmıştım ama o, “Annemin huyu böyle, takılma,” deyip geçiyordu. Oysa ben, her seferinde biraz daha küçülüyor, biraz daha yalnızlaşıyordum.
Emine Hanım, çayını yudumlarken birden çocukların odasına seslendi: “Zeynep, Ahmet! Gelin bakayım buraya, babaanneniz size bir şey anlatacak!” Çocuklar, ödevlerinden sıkılmış bir halde salona geldiler. Emine Hanım, onlara kendi çocukluğundan, yokluk yıllarından, bir dilim ekmeğin bile ne kadar değerli olduğundan bahsetmeye başladı. Zeynep’in gözleri devrildi, Ahmet ise telefonuna bakmaya çalışıyordu.
O an, içimde bir öfke kabardı. Çünkü çocuklarımın gözünde, ben hep ‘yeterince iyi olmayan’ anneydim. Emine Hanım’ın anlattıkları, sanki benim onlara yetemediğimi, onları şımarttığımı ima ediyordu. “Bizim zamanımızda böyle miydi? Şimdi çocuklar her şeye sahip, kıymet bilmiyorlar,” dedi, bana bakarak.
Dayanamadım, “Emine Hanım, zaman değişti. Şimdi çocuklar başka şeylerle mutlu oluyor. Biz de elimizden geleni yapıyoruz,” dedim, sesim hafifçe titreyerek. O ise, “Tabii tabii, siz bilirsiniz,” deyip konuyu kapattı, ama bakışlarıyla beni yargılamaya devam etti.
Akşam yemeği vakti geldiğinde, mutfağa geçtim. Emine Hanım da peşimden geldi, “Ne yapacaksın yemeğe?” diye sordu. “Karnıyarık düşündüm, çocuklar çok seviyor,” dedim. “Karnıyarık mı? Benim oğlum küçükken hiç sevmezdi, sen nasıl alıştırdın acaba?” dedi, hafif bir alayla. O an, sabrımın sonuna geldiğimi hissettim. “Serkan şimdi çok seviyor, siz de buyurun, birlikte yeriz,” dedim, ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Yemek sırasında, Emine Hanım sürekli Serkan’ı övdü, “Benim oğlum çalışkandır, sorumluluk sahibidir, çocuklarına düşkündür,” deyip durdu. Sanki ben hiçbir şey yapmıyormuşum gibi. Serkan ise, annesinin laflarını gülümseyerek dinledi, arada bana göz kırptı, ama hiçbir zaman annesine karşı çıkmadı.
Yemekten sonra, Emine Hanım yine çocuklara nasihatler verdi, bana ise mutfağı toplarken yardım etmek yerine, “Sen halledersin, ben biraz uzanayım,” dedi. O an, içimde bir boşluk hissettim. Yalnızca bir gelin değil, aynı zamanda bir anne, bir eş, bir insan olduğumu unutmuş gibiydi herkes.
Gece, Emine Hanım evine dönerken, bana sarıldı ve kulağıma fısıldadı: “Kızım, sabır en büyük erdemdir. Sen de sabret, bir gün her şey yoluna girer.” O an, gözlerim doldu. Çünkü sabrımın sınandığı, kendimi en yalnız hissettiğim bir akşamı daha geride bırakıyordum.
Şimdi, bu satırları yazarken düşünüyorum: Bir insan ne kadar sabredebilir? Sabır bazen susmak mıdır, yoksa kendini ifade etmek mi? Siz olsaydınız, ne yapardınız?