Kayınvalidemin Ardından: Gerçeklerle Yüzleşmek

“Seninle ilgili içimde hep bir şüphe vardı, Elif. Oğlumun mutluluğu için doğru kişi olup olmadığını hiçbir zaman tam bilemedim.”

Kayınvalidemin cenazesinde, başım önümde, gözlerim dolu dolu, bu cümle yankılandı zihnimde. Onun bana hiç söylemediği, ama ölümünden sonra gün yüzüne çıkan bir mektuptan okuduğum cümleydi bu. Otuz yıl boyunca, onun evinde, onun kurallarına göre, onun gölgesinde yaşadım. Hep bir adım geride, hep dikkatli, hep ölçülü…

İlk tanıştığımız günü hatırlıyorum. Oğluyla, yani eşim Murat’la üniversitede tanışmıştık. Murat, İstanbul’dan gelen, ailesinin gözbebeği, tek oğluydu. Ben ise Ankara’da büyümüş, orta halli bir ailenin kızıydım. Murat’ın annesi, Nermin Hanım, beni ilk gördüğünde yüzünde hafif bir tebessüm vardı ama gözlerinde bir soğukluk hissetmiştim. O an anlam verememiştim. Sonra zamanla anladım; o tebessüm, oğlunun seçimine duyduğu saygının, ama aynı zamanda kendi hayal kırıklığının maskesiydi.

Evliliğimizin ilk yıllarında Nermin Hanım’la aramızda görünürde bir sorun yoktu. Ama her bayramda, her aile yemeğinde, her küçük tartışmada, onun bana bakışında bir mesafe, bir mesafeden öte bir sınır vardı. Bir gün mutfakta, dolmayı nasıl sardığımı izlerken, “Bizim oralarda böyle sarılmaz, Elifciğim,” demişti. Gülümseyip geçmiştim. Ama içimden, “Benim usulüm de güzel,” diye geçirmiştim. O an anladım ki, ben ne yaparsam yapayım, onun gözünde hep eksik kalacaktım.

Yıllar geçti. Murat’la iki çocuğumuz oldu. Kızımız Zeynep ve oğlumuz Emre. Çocuklar büyürken, Nermin Hanım’ın evine her gidişimizde, onların davranışlarını da gözlemler, bana ince ince eleştirilerde bulunurdu. “Zeynep biraz fazla serbest büyüyor sanki,” derdi. “Emre’nin dersleriyle daha çok ilgilenmelisin.” Oysa ben elimden gelenin en iyisini yapıyordum. Ama onun gözünde annelik de, eşlik de, ev hanımlığı da hep biraz eksikti.

Bir gün, Murat’la büyük bir tartışma yaşadık. Sebep yine annesiydi. Murat, “Annemin gönlünü hoş tutmak zorundayız, Elif. O yaşlandı, kırılmasın,” dedi. Ben ise, “Peki ya benim gönlüm? Benim hislerim, benim yorgunluğum?” diye sordum. O gece sabaha kadar ağladım. O an anladım ki, bu evde, bu ailede, hep ikinci planda olacaktım.

Yıllar geçti, çocuklar büyüdü, üniversiteye gittiler. Ben ise Nermin Hanım’ın hastalığıyla daha çok ilgilenmek zorunda kaldım. Murat işteydi, çocuklar şehir dışındaydı. Hastane koridorlarında, onun başında sabahladım. Bir gece, yoğun bakımda, elini tuttum. Gözleri doldu, bana baktı. “Elif, sen iyi bir insansın,” dedi. O an, yıllardır beklediğim onay cümlesini duymuş gibi hissettim. Ama yine de, içimde bir boşluk vardı. Çünkü bu cümle, bir teşekkürden çok, bir veda gibiydi.

Nermin Hanım vefat ettiğinde, evde bir sessizlik hâkimdi. Cenaze sonrası, eşyalarını toplarken, bir kutunun içinde bana yazılmış bir mektup buldum. El yazısıyla, titrek harflerle yazılmıştı:

“Elif,

Hayat bazen insanı sınar. Ben de seni çok sınadım. Oğlumun mutluluğu için en iyisini istedim. Belki de bu yüzden sana hep mesafeli davrandım. Ama şunu bil ki, senin sabrın, emeğin, sevgine hep saygı duydum. Bunu sana hiç söyleyemedim. Belki de anneliğin en zor yanı, oğlunu paylaşmak. Seninle ilgili içimde hep bir şüphe vardı, Elif. Oğlumun mutluluğu için doğru kişi olup olmadığını hiçbir zaman tam bilemedim. Ama yıllar içinde gördüm ki, senin çaban, sevgisiyle yarışacak kadar değerliymiş. Hakkını helal et.”

Mektubu okurken gözyaşlarım aktı. Onun sevgisini kazanmak için yıllarca çabalamıştım. Ama hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmemiştim. Şimdi, ölümünden sonra, bana bıraktığı bu birkaç satırla, yıllarca içimde taşıdığım yük biraz hafiflemişti. Ama yine de, içimde bir burukluk vardı. Çünkü insan, sevildiğini yaşarken bilmek ister. Ölümden sonra gelen bir itiraf, geçmişin yaralarını tam olarak saramıyor.

O günden sonra, kendi anneliğimi, kendi eşliğimi sorgulamaya başladım. Acaba ben de çocuklarımın eşlerine, annelerine böyle mesafeli mi olacağım? Onlara sevgimi gösterebilecek miyim? Yoksa ben de Nermin Hanım gibi, oğlumu paylaşmakta zorlanacak mıyım?

Bir akşam, kızım Zeynep yanıma geldi. “Anne, senin yerinde olsam ben çoktan pes ederdim. Nasıl dayandın?” diye sordu. Gülümsedim. “Bazen insan, sevilmek için değil, sevmek için çabalar,” dedim. “Ama yine de, keşke biraz daha kolay olsaydı.”

Şimdi, Nermin Hanım’ın ardından, onun bana bıraktığı bu mektup ve yıllarca süren çabalarım arasında sıkışıp kaldım. Onun sevgisini kazanmak için verdiğim mücadele, bana hayatın en büyük dersini verdi: Herkes sevmeyi bilmez, ama bu, bizim sevgimizin değersiz olduğu anlamına gelmez.

Bazen düşünüyorum: Acaba ben de bir gün, çocuklarımın hayatına böyle bir gölge mi olacağım? Yoksa onlara, sevginin paylaşmakla çoğaldığını gösterebilecek miyim? Siz olsaydınız, ne yapardınız? Sevgi için mücadele etmeye değer mi, yoksa bazen bırakmak mı gerekir?