İki Kardeş: Hayatın Sürüklediği Yollar

“Senin baban ne iş yapıyor Burak?”

Sınıfta herkes bana bakıyor. Sanki bu sorunun cevabını vermek zorundaymışım gibi. O an içimden geçenleri kimse bilmiyor. Ellerim terliyor, gözlerim yere kayıyor. “Babam yok,” diyorum kısık bir sesle. Birkaç çocuk kıkırdıyor, bazıları ise başını çeviriyor, sanki ben bulaşıcı bir hastalık taşıyormuşum gibi. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissediyorum.

Küçükken annemin sevgisi bana yeterdi. Babamı hiç sormazdım. Annem Zeynep Hanım, sabahları erken kalkar, bana ve küçük kardeşim Emre’ye kahvaltı hazırlar, sonra da evlere temizliğe giderdi. Akşam yorgun argın dönerdi ama yüzünde hep bir gülümseme olurdu. “Biz üç kişilik kocaman bir aileyiz,” derdi. O zamanlar bu sözler bana yeterdi.

Ama liseye başladığımda her şey değişti. Arkadaşlarım babalarının arabalarından, yeni telefonlarından bahsederken ben sessiz kalırdım. Bizim ne arabamız vardı ne de pahalı bir telefonumuz. Emre ise daha küçüktü, o henüz bu eksikliği hissetmiyordu. Ama ben… Her geçen gün içimde büyüyen bir boşluk vardı.

Bir akşam anneme sordum: “Anne, babam nerede?”

Annemin yüzü bir anda asıldı. Gözleri doldu ama ağlamadı. “Baban bizi bırakıp gitti Burak,” dedi. “Seni ve Emre’yi çok sevdi ama bazı insanlar sorumluluk almaktan korkar.”

O gece uyuyamadım. Kafamda binlerce soru vardı. Babam neden gitmişti? Bizde mi bir eksiklik vardı? Annemi ve kardeşimi neden bırakmıştı? O günden sonra içimde bir öfke oluştu; hem babama hem de hayata karşı.

Yıllar geçti. Emre büyüdü, ben üniversiteye hazırlandım. Annem hâlâ temizlik işlerine gidiyordu, bazen akşamları da komşulara ütü yapıyordu. Ben ise dershaneye gitmek yerine evde çalışıyordum çünkü paramız yoktu. Emre ise okuldan sonra mahallede top oynar, bazen eve geç gelirdi.

Bir gün Emre eve geç geldiğinde annem çok sinirlendi:

“Emre! Kaç kere söyledim, hava kararmadan geleceksin!”

Emre başını öne eğdi: “Anne, arkadaşlarla oynuyorduk sadece.”

Annemin sesi titriyordu: “Ben sizin için çalışıyorum, başınıza bir şey gelsin istemiyorum!”

O an annemin ne kadar yorgun ve yalnız olduğunu fark ettim. Ona yardım etmek istedim ama elimden bir şey gelmiyordu.

Üniversite sınavına girdim, İstanbul’da bir devlet üniversitesini kazandım. Annem gurur duydu ama aynı zamanda endişelendi: “Burak, sensiz ne yaparım?”

“Anne, ben de çalışırım, sana para gönderirim,” dedim.

İstanbul’a taşındığımda hayat daha da zorlaştı. Yurtta kalıyordum, harçlıklarımı idareli kullanıyordum. Bazen aç yatıyordum ama anneme hiç söylemedim. Emre ise liseye başlamıştı ve ergenliğin getirdiği öfkeyle anneme karşı daha asi davranıyordu.

Bir gün annem beni aradı, sesi titriyordu:

“Burak, Emre iki gündür eve gelmiyor!”

Dünya başıma yıkıldı sandım. Hemen otobüse atlayıp memlekete döndüm. Annem perişandı, gözleri şişmişti ağlamaktan.

“Arkadaşlarıyla kavga etmiş, sonra da kayboldu,” dedi komşumuz Ayşe Abla.

Polise gittik, hastanelere baktık… Günlerce Emre’den haber alamadık. Annem her gece dua ediyordu: “Allah’ım, bana onu bağışla!”

Bir hafta sonra Emre’yi mahallede terk edilmiş bir binada bulduk. Üstü başı perişandı, gözleri korkuyla doluydu.

“Niye gittin oğlum?” diye sordum.

Emre ağladı: “Abi… Herkesin babası var, benim yok! Okulda dalga geçiyorlar… Dayanamıyorum!”

O an içimdeki öfke yerini çaresizliğe bıraktı. Kardeşim de benim gibi hissediyordu; yalnız, eksik ve kırık.

Emre’yi eve getirdik ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Annem daha da içine kapandı, Emre ise daha sessizleşti. Ben ise İstanbul’a dönmek zorundaydım ama aklım hep evdeydi.

Bir gün yurtta otururken telefonum çaldı. Annem hastaneye kaldırılmıştı; tansiyonu fırlamıştı, bayılmıştı işteyken. Hemen memlekete döndüm. Annem yatağında yatarken elimi tuttu:

“Burak… Siz birbirinize sahip çıkın oğlum… Ben olmasam da…”

Gözyaşlarımı tutamadım: “Anne, sen bize lazımsın! Gitme…”

O günden sonra her şey değişti. Emre ile daha çok konuşmaya başladık. Ona babamızın yokluğunun bizim suçumuz olmadığını anlatmaya çalıştım:

“Bak Emre, biz eksik değiliz. Annemiz var, birbirimiz varız.”

Emre başını salladı ama gözlerinde hâlâ o kırgınlık vardı.

Annem iyileşti ama artık daha az çalışıyordu. Ben okuldan kalan zamanlarda garsonluk yapmaya başladım; kazandığım parayı eve gönderdim. Emre ise derslerine daha çok asıldı; ona destek olmaya çalıştım.

Bir gün Emre yanıma geldi:

“Abi… Biliyor musun? Artık babamızı düşünmüyorum. Sen varsın ya bana yeter.”

O an içimde tarifsiz bir huzur hissettim. Belki de aile sadece kan bağı değilmiş; birlikte mücadele etmekmiş, birbirine sahip çıkmakmış.

Yıllar geçti… Ben mezun oldum, iyi bir iş buldum; Emre de üniversiteyi kazandı. Annem hâlâ bizimle gurur duyuyor.

Bazen hâlâ düşünüyorum: Babamız olsaydı hayatımız farklı olur muydu? Belki olurdu… Ama biz üç kişiyle de kocaman bir aile olmayı başardık.

Sizce aile olmak için illa herkesin tam olması mı gerekir? Yoksa eksiklerle de mutlu olunabilir mi? Hayat bazen bizi yarım bıraksa da birbirimize tutunmak yetmez mi?