Kırık Çitlerin Ardında: Bir Vedanın Güncesi

“Burası artık bizim değil, Zeynep. Kabul et,” dedi Emre, anahtarları avucumda sıkarken. Gözlerim, çocukluğumun geçtiği o eski avluda gezindi. Babamın ölümünden sonra, bu evin duvarları sanki daha da soğumuştu. Annem, geçen yıl kalp krizinden sonra dayımlara taşınmıştı. Şimdi ise ben, karnımda büyüyen bebeğimle, geçmişime son bir kez bakıyordum.

Eylül’ün sıcak rüzgarı saçlarımı savururken, köyün tanıdık olmayan yüzüne bakakaldım. Bir yıl önceki köy gitmişti; yerini yüksek duvarlar, renkli çatılar ve yabancı arabalar almıştı. Komşumuz Ayşe Teyze’nin evi yıkılmış, yerine üç katlı bir villa dikilmişti. Çocukken saklambaç oynadığımız dut ağacı bile yoktu artık.

Emre arkamdan yaklaştı, “Zeynep, bak, bu parayla şehirde güzel bir ev alırız. Bebeğimiz için en iyisi bu.”

İçimde bir şeyler koptu. “Ama burası babamın elleriyle yaptığı evdi. Her taşında onun izi var,” dedim titrek bir sesle.

Emre gözlerini kaçırdı. “Geçmişle yaşanmaz. Bunu sen de biliyorsun.”

O an içimde bir öfke kabardı. Sanki babamın hatırasına ihanet ediyordum. Ama gerçekler acıydı: Şehirdeki iki odalı evimizde bebekle yaşamak imkânsızdı. Annem de, “Kızım, sat gitsin, burada kimse kalmadı artık,” demişti telefonda.

Köy meydanında yürürken eski arkadaşım Gülcan’la karşılaştım. “Zeynep! Ne zamandır yoksun? Satacak mısınız evi?” dedi gözlerinde merak ve biraz da kıskançlıkla.

Başımı eğdim. “Evet, başka çarem yok.”

Gülcan dudak büktü. “Herkes satıyor zaten. Eskiden köy köydü, şimdi herkes şehirli oldu. Ama unutma, şehirde komşuluk yok.”

Sözleri içime işledi. Gerçekten de şehirde kimse kimseyi tanımazdı. Burada ise herkes birbirinin acısını, sevincini bilirdi. Ama köy de değişmişti; yeni gelenler eskiyi umursamıyordu.

Eve döndüğümde Emre alıcılarla konuşuyordu. Adamlar ellerinde ölçü aletleriyle bahçede dolaşıyorlardı. Birinin sesi yükseldi:

“Burayı komple yıkıp havuzlu villa yaparız. Eski taşlar da işe yaramaz zaten.”

İçimden bir çığlık koptu ama sustum. Emre bana baktı; gözlerinde suçluluk vardı ama çaresizdi.

O gece eski odama çekildim. Babamın eski radyosunu buldum; hala çalışıyordu. Hafif bir cızırtıyla Türk sanat müziği çalıyordu. Gözlerim doldu. Babamın sesi kulağımda yankılandı: “Zeynep’im, bu ev senin yuvandır.”

Sabaha kadar uyuyamadım. Gece boyunca annemle telefonda tartıştık:

“Anne, satmak istemiyorum.”

“Kızım, ben de istemezdim ama hayat bu… Senin geleceğin önemli.”

“Peki ya babamın hatırası?”

“Hatıra kalpte yaşar Zeynep’im, taşta değil.”

Ama ben inatla geçmişe tutunmak istiyordum.

Ertesi gün tapu dairesine gittik. İmzalar atılırken ellerim titredi. Emre elimi tuttu ama ben çekildim. Gözümden bir damla yaş süzüldü.

Köye son kez dönerken yağmur başladı. Bahçede dolaştım; toprağın kokusu çocukluğumu hatırlattı. Birden komşu çocuklarından biri yanıma koştu:

“Abla, burası artık sizin değil mi?”

Başımı salladım.

“Ben de babamı kaybettim geçen yıl,” dedi çocuk sessizce.

O an anladım ki kaybetmek sadece bir evi değil, bir dönemi de geride bırakmaktı.

Şehre döndüğümüzde yeni evimize taşındık ama içimde bir boşluk vardı. Emre mutlu görünüyordu; yeni mobilyalar aldı, bebek odasını hazırladı. Ama ben geceleri rüyamda hep o eski evi görüyordum.

Bir gün annem aradı:

“Kızım, iyi misin?”

“Bilmiyorum anne… Sanki köksüz kaldım.”

Annem sustu, sonra dedi ki: “Köklerin kalbinde Zeynep’im, unutma.”

Bebeğim doğduğunda ona babamın adını verdim: Mustafa.

Şimdi bazen pencereden şehri izlerken düşünüyorum: Geçmişimizi geride bırakmak zorunda mıyız? Yoksa yeni hayatlarımızda ona yer açabilir miyiz?

Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir yuvadan vazgeçmek kolay mı? Yoksa hatıralarımızı başka bir yerde yaşatmak mümkün mü?