Her Şeyin Bir Zamanı Varmış
“Neden bu kadar sessizsin, Elif?” diye sordu annem, mutfakta çaydanlığın altını kısarken. O an, içimdeki fırtınayı saklamaya çalıştım. Gözlerim camdan dışarı, rüzgârda savrulan kavak ağaçlarının dallarına takılı kaldı. Dışarıda kışın son demleri, kaldırımlar buzla kaplı, komşular ellerinde poşetlerle aceleyle evlerine koşuyor. İçimde ise başka bir soğukluk vardı; adı konmamış, ama her hücreme işlemiş bir yalnızlık.
Bir hafta önce, hayatımın en büyük kırılmasını yaşadım. On yıl önce, üniversitenin bahçesinde tanıştığım, gözlerinin içine bakınca dünyayı unuttuğum Baran’la evliliğimizin beşinci yılında, bana artık yabancı bir adam gibi bakmaya başlamıştı. O sabah, kahvaltı masasında, “Elif, ben artık eskisi gibi hissetmiyorum,” dediğinde, sanki içimde bir şey kırıldı. O an, çay bardağını elimde tutarken, ellerimin titrediğini fark ettim. Annem, “Kızım, iyi misin?” diye sorduğunda, sadece başımı sallayabildim. Oysa iyi değildim. Hiç iyi değildim.
Baran’la evliliğimizin başında her şey çok güzeldi. İstanbul’da küçük bir evde, hayallerimizle baş başa, geleceğe umutla bakıyorduk. Akşamları birlikte yemek yapar, pazar sabahları Beşiktaş’ta simit-peynirle kahvaltı ederdik. O zamanlar, aşkın hiç bitmeyeceğine inanıyordum. Ama zamanla, hayatın yükü, iş stresi, aile baskıları, maddi sıkıntılar aramıza girdi. Baran’ın iş yerinde geçirdiği uzun saatler, benim annemle babamın sürekli “Çocuk ne zaman?” soruları, evin bitmeyen masrafları… Birbirimize dokunmadan, aynı evde iki yabancıya dönüştük.
Bir gün, Baran eve geç geldi. Yorgun, bitkin ve sessizdi. “İşler yoğun,” dedi. Ama gözlerinde başka bir şey vardı. O gece, yatağın iki ucunda, birbirimize dokunmadan uyuduk. Sabah kalktığımda, Baran çoktan çıkmıştı. Masanın üzerinde bir not: “Kahvaltı hazırlama, işte yerim.” O an, içimde bir boşluk hissettim. Sanki evde bir eksiklik vardı. Annem aradı, “Elif, Baran’la aranızda bir şey mi var?” diye sordu. “Yok anne, her şey yolunda,” dedim. Ama yalan söyledim. Her şey yolunda değildi.
Bir akşam, Baran eve geldiğinde, telefonunu salonda unuttu. Ekranda bir mesaj: “Yarın buluşalım mı?” Gönderen: Zeynep. İçimden bir ses, “Sakın bakma,” dedi. Ama dayanamadım. Mesajları okudum. Baran, iş yerinden bir kadınla, Zeynep’le, haftalardır görüşüyormuş. O an, dizlerimin bağı çözüldü. Gözyaşlarımı tutamadım. Baran geldiğinde, “Bana neden bunu yaptın?” diye sordum. Yüzüme bakamadı. “Elif, ben de bilmiyorum. Çok yalnızdım. Seninle konuşamıyordum. Zeynep’le sadece sohbet ettik, ama… Bilmiyorum, her şey çok karışık,” dedi. O an, içimdeki tüm umutlar söndü.
Ailem, “Boşan, kızım. Böyle adamdan hayır gelmez,” dedi. Ama ben, on yıl önceki Baran’ı, bana ilk defa “Seni seviyorum,” dediği anı unutamıyordum. Belki de, her şeyin bir zamanı vardı. Belki de, aşk gerçekten biterdi. Ama neden? Neden biterdi? Kendimi suçladım. “Belki de ben yeterince iyi bir eş olamadım. Belki de çok fazla annemin evine gittim. Belki de Baran’ı ihmal ettim.” Geceleri, yastığa başımı koyduğumda, gözyaşlarım yastığı ıslatıyordu.
Bir gün, Baran’la oturup konuştuk. “Elif, ben seni kırmak istemedim. Ama artık kendimi bu evde mutlu hissetmiyorum. Belki de ikimiz de başka hayatlara aitiz,” dedi. O an, içimde bir şey koptu. “Peki, Baran. O zaman git,” dedim. Gitti. Evde, annemle baş başa kaldık. Annem, “Kızım, hayat böyle işte. Her şeyin bir zamanı var. Bazen en çok sevdiğin insan bile yabancı olur,” dedi. Haklıydı. Ama bu kadar acımasız mı olmalıydı hayat?
Boşanma süreci sancılı geçti. Aileler araya girdi, dedikodular yayıldı. Komşular, “Elif’in kocası başka kadına gitmiş,” diye fısıldaştı. İş yerinde, arkadaşlarım bana acıyarak baktı. “Elif, toparla kendini,” dediler. Ama nasıl toparlanır insan? Her sabah, aynada kendime bakıp, “Sen kimsin?” diye sordum. Bir gün, annemle mutfakta otururken, “Anne, ben neden sevilmeye layık değilim?” dedim. Annem, gözlerime baktı, “Elif, sen çok değerlisin. Bir insanın gitmesi, senin değersiz olduğun anlamına gelmez,” dedi. O an, ilk defa içimde bir umut ışığı yandı.
Aylar geçti. Baran, Zeynep’le evlendi. Sosyal medyada mutlu fotoğraflarını gördüm. İçim acıdı. Ama sonra, kendime yeni bir hayat kurmaya başladım. İşime daha çok sarıldım. Eski arkadaşlarımla buluştum. Bir gün, Kadıköy’de bir kafede otururken, yan masada bir adam bana gülümsedi. Adı Emre’ydi. Sohbet ettik, güldük, hayatın aslında devam ettiğini fark ettim. Belki de, her şeyin bir zamanı vardı. Aşkın da, ayrılığın da, yeniden başlamanın da.
Şimdi, pencereden dışarı bakarken, rüzgârda savrulan kavak dallarını izliyorum. İçimde hâlâ bir sızı var, ama artık biliyorum ki, hayat devam ediyor. Belki de, her kayıp, yeni bir başlangıcın habercisidir. Ama yine de kendime sormadan edemiyorum: Sevgi neden biter? İnsan, en çok sevdiği kişiye nasıl yabancılaşır? Sizce, gerçekten her şeyin bir zamanı var mı?