Otuz Yıllık Evliliğin Ardından Gelen Boşluk: Geç Kalmış Bir Pişmanlık
“Neden bu kadar sessizsin, Sevim?” diye sordum bir akşam, televizyonun karşısında otururken. O ise gözlerini benden kaçırdı, elleriyle örgüsünü sıkıca kavradı. O an, evimizin duvarlarında yankılanan sessizliğin, yıllardır biriktirdiğimiz kelimelerden daha ağır olduğunu hissettim. Otuz yıl boyunca, her sabah erkenden kalkıp işe gittim, akşamları yorgun argın eve döndüm. Hep düşündüm ki, bir erkeğin görevi ailesine bakmaktır. Sevim ise evdeydi, çocuklarımızı büyüttü, evimizi çekip çevirdi. Onun dışarıda bir hayatı olmasını hiç istemedim. “Evimizin kadını ol, çocuklarımızın annesi ol,” dedim hep. O da sustu, boyun eğdi.
Şimdi, 54 yaşındayım ve bu evde tek başıma uyanıyorum. Sevim yok. Çocuklar büyüdü, kendi hayatlarına karıştı. O sabah, mutfakta çayımı doldururken, Sevim’in bıraktığı notu buldum: “Artık kendim için yaşamak istiyorum. Hakkını helal et.” O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Otuz yıl boyunca, onun ne hissettiğini, ne istediğini hiç sormamıştım. Hep kendi doğrularımla yaşadım. Onun sessizliğini huzur sandım.
O gün, ilk kez evdeki sessizlik beni boğdu. Oysa yıllardır bu sessizliğe alışmıştım. Sevim’in yokluğunda, evin her köşesi bana onun varlığını hatırlatıyordu. Yatak odasında, dolabın bir köşesinde unuttuğu bir fular; mutfakta, en sevdiği fincan… Her şey yerli yerindeydi, ama Sevim yoktu.
Çocuklarımı aradım. “Baba, annemle konuşmak istiyor musun?” dediler. “Evet, çok istiyorum,” dedim. Ama Sevim benimle konuşmak istemedi. Kızım Elif, “Anne çok yorulmuş baba. Yıllarca kendi isteklerinden vazgeçti. Şimdi biraz kendisiyle kalmak istiyor,” dedi. O an, Elif’in sesinde bir sitem, bir kırgınlık hissettim. Belki de ben sadece Sevim’i değil, çocuklarımı da kaybetmiştim.
Geçmişi düşündüm. Sevim bazen bana, “Birlikte bir tatile gidelim mi?” derdi. “İşim var,” derdim. “Biraz dışarı çıkalım, sinemaya gidelim,” derdi. “Yorgunum,” derdim. O ise susardı. O suskunlukların, bir gün bu kadar büyüyüp aramıza duvar öreceğini hiç düşünmemiştim.
Bir gün, eski arkadaşım Hasan’la buluştum. O da yıllar önce eşinden ayrılmıştı. “Murat, insan bazen kaybetmeden değerini anlamıyor,” dedi. “Sen de mi geç kaldın?” diye sordum. “Evet,” dedi, “ama senin hâlâ şansın var mı bilmiyorum.” O an, içimde bir umut kıpırdadı. Belki Sevim’le konuşabilirim, belki her şeyi düzeltebilirim diye düşündüm.
Bir hafta sonra, cesaretimi topladım ve Sevim’in yeni yaşadığı apartmanın önüne gittim. Elimde bir demet çiçek, kapısını çaldım. Kapıyı açtı, gözlerinde yorgun ama kararlı bir ifade vardı. “Ne istiyorsun, Murat?” dedi. “Konuşmak istiyorum, Sevim. Yıllarca seni duymadım, şimdi dinlemek istiyorum,” dedim. Bir süre sustu, sonra başını iki yana salladı. “Çok geç Murat. Ben artık kendim için yaşamaya başladım. Seninle konuşacak bir şeyim yok.”
O an, dizlerimin bağı çözüldü. Yıllarca biriktirdiğim pişmanlıklar, kelimelere dökülemedi. “Sana haksızlık ettim, Sevim. Bunu şimdi anlıyorum. Ama lütfen, bir şans daha ver bana,” dedim. Gözleri doldu, ama kapıyı yavaşça kapattı.
Eve dönerken, İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş gibiydim. Herkes bir yerlere yetişiyor, hayat devam ediyordu. Ama benim dünyam durmuştu. O akşam, eski fotoğraflarımıza baktım. Gençliğimiz, umutlarımız, hayallerimiz… Hepsi birer anı olmuştu.
Bir gece, oğlum Emre aradı. “Baba, annemi üzme. O yıllarca seni bekledi. Şimdi bırak, biraz huzur bulsun,” dedi. O an, oğlumun sesinde de bir kırgınlık hissettim. Belki de ben sadece Sevim’i değil, çocuklarımı da kaybetmiştim.
Geceleri uyuyamıyorum artık. Sevim’in yokluğunda, evin duvarları üstüme üstüme geliyor. Keşke zamanında onun sesini duysaydım, keşke onun hayallerine kulak verseydim. Şimdi, 54 yaşında, elimde ne bir eş, ne de çocuklarımın sevgisi kaldı. Sadece pişmanlıklarım ve yalnızlığım var.
Bir gün, mahallede eski komşumuz Ayşe Teyze’yle karşılaştım. “Murat oğlum, Sevim’i çok üzdün. Kadıncağız yıllarca sustu, içine attı. Sen de hep iş, hep iş… Aile sadece ekmek parasıyla olmaz ki!” dedi. O an, Ayşe Teyze’nin sözleri içimi dağladı. Haklıydı. Ben ailemi sadece maddi olarak korumaya çalışmıştım. Oysa bir kadının, bir annenin de hayalleri, istekleri vardı. Ben bunları hiç görmemiştim.
Şimdi, her sabah boş bir evde uyanıyorum. Sevim’in yokluğunda, hayatın ne kadar anlamsız olduğunu anladım. Keşke zamanında onun sesini duysaydım. Keşke ona, “Sen ne istiyorsun?” diye sorsaydım. Şimdi, geçmişin gölgesinde yaşıyorum.
Bazen düşünüyorum, insan en çok ne zaman kaybeder? Sevdiklerinin sesini duymadığında mı, yoksa onları tamamen kaybettiğinde mi? Benim gibi geç kalan var mı aranızda? Yoksa hâlâ zamanınız varken sevdiklerinize sarılıyor musunuz?