Bir Kapının Ardında: Annemin Gölgesinde Kalan Hayatım

“Anne, belki de babaanneye izin versek de gitse, kaybolsa? Herkesin hayatı daha kolay olmaz mı?”

Bu cümle ağzımdan döküldüğünde, mutfakta bir an için zaman durdu. Annem, elindeki çay bardağını tezgâha bırakırken bana öyle bir baktı ki, gözlerindeki yorgunluk ve öfke birbirine karıştı. Babaannem ise, masanın ucunda oturmuş, elleriyle mendilini buruşturuyordu. Belki de hiçbir şey anlamamıştı; belki de her şeyi anlamıştı ama artık tepki verecek gücü yoktu.

Ben Zeynep. On altı yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç odalı bir evde yaşıyoruz. Babam yıllar önce bizi terk etti. Annem hem çalışıyor hem de Alzheimer hastası babaanneme bakıyor. Ben de okuldan kalan zamanlarda ev işlerine yardım ediyorum. Ama bazen, bu yükün altında eziliyorum. Gençliğimi, hayallerimi, hatta bazen insanlığımı kaybediyormuşum gibi hissediyorum.

O sabah annem bana dönüp, “Zeynep, sen ne dediğinin farkında mısın?” dedi. Sesi titriyordu. “Burası bizim evimiz. O senin babaannen. O olmasa ben olmazdım, sen olmazdın.”

Başımı öne eğdim. İçimde bir suçluluk dalgası yükseldi ama öfkem de dinmemişti. “Anne, ben sadece… Yoruldum. Her gün aynı şey. Okuldan geliyorum, yemek yapıyorum, babaannemi yıkıyorum, altını değiştiriyorum… Arkadaşlarım dışarıda geziyor, ben burada çürüyüp gidiyorum.”

Annem gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. “Zeynep, ben de yoruldum. Ama bu bizim kaderimiz. Kimseye bırakacak halimiz yok onu. Devletin bakım evleri var ama oraya göndermeye gönlüm el vermiyor.”

Babaannem o sırada aniden ayağa kalktı. “Benim oğlum nerede? Ben eve gideceğim!” diye bağırdı. Annem hemen yanına koştu, kolundan tuttu. “Anneciğim, burası senin evin. Oğlun işte.”

Babaannem ağlamaya başladı. “Benim oğlum öldü mü?”

O an annemin gözlerinden yaşlar süzüldü. Ben ise donup kaldım. Bir yanda annemin çaresizliği, diğer yanda babaannemin kaybolmuşluğu… Ve ben, ikisinin arasında sıkışmış bir genç kız.

O gün okulda da aklım hep evdeydi. Arkadaşlarım Ayşe ve Elif kantinde kahkahalar atarken ben sessizce sandviçimi yedim. Ayşe bana döndü: “Zeynep, yine mi moralin bozuk? Gel bu akşam Kadıköy’e gidelim.”

Başımı salladım. “Olmaz, eve erken gitmem lazım.”

Elif kaşlarını çattı: “Sen hiç eğlenmiyorsun ki! Hep evdesin.”

İçimden bağırmak geldi: “Siz benim yerimde olsanız ne yapardınız?” Ama sustum.

Akşam eve döndüğümde annem mutfakta sessizce ağlıyordu. Yanına oturdum. “Anne… Özür dilerim sabah söylediklerim için.”

Başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı. “Biliyorum kızım, kolay değil. Ama bazen düşünüyorum da… Ben de gençliğimi yaşayamadan büyüdüm. Şimdi senin de aynı kaderi yaşamanı istemiyorum.”

O anda içimde bir şey kırıldı. Annemin ellerini tuttum. “Peki ne yapacağız?”

Annem omuzlarını silkti. “Bilmiyorum Zeynep. Bazen düşünüyorum; keşke yardım edecek biri olsa… Ama kimse yok.”

O gece babaannem yine uykusunda bağırdı: “Beni bırakmayın! Karanlıkta kalmak istemiyorum!”

Yatağımda gözlerimi tavana diktim. Hayat neden bu kadar acımasızdı? Neden bazı insanlar çocukken büyümek zorunda kalıyordu?

Ertesi gün okuldan dönerken apartmanın önünde komşumuz Fatma Teyze’yi gördüm. “Zeynep kızım, annen iyi mi? Dün gece ağlama sesleri geliyordu.”

Başımı eğdim. “İyiyiz Fatma Teyze.”

Fatma Teyze elini omzuma koydu: “Bak kızım, ben de yıllarca kaynanama baktım. Kolay değil ama insan sabretmeyi öğreniyor. Yalnız değilsiniz.”

O an biraz olsun hafifledim ama yine de içimdeki boşluk dolmadı.

Bir hafta sonra annem işten geç geldiğinde babaannem kapıyı açıp sokağa çıkmıştı. Mahalleli onu parkta bulmuş; korkmuş ve ağlıyordu.

Annem eve geldiğinde sinir krizi geçirdi: “Zeynep! Sana kapıyı kilitle dedim! Ya başına bir şey gelseydi?”

Ben de bağırdım: “Her şey benim suçum mu? Ben çocuk değil miyim? Biraz da sen düşün!”

Evde bir sessizlik oldu. Babaannem köşede titriyordu.

O gece annemle ilk kez birbirimize sarılıp ağladık.

Sonra birlikte karar verdik: Belediyenin sosyal hizmetlerine başvurduk, haftada iki gün bakım desteği almaya başladık. Biraz olsun nefes aldık ama yükümüz hâlâ ağırdı.

Yine de artık biliyorum ki; bu yükü tek başıma taşımak zorunda değilim.

Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? Aileniz için kendi hayatınızdan vazgeçer miydiniz? Yoksa başka bir yol bulur muydunuz?