Gittim ki O Doğabilsin: Bir Hayatın Güncesi
“Yine mi sessizlik?” diye içimden geçirdim, Elif’in mutfakta çorbayı karıştırırken çıkardığı tahta kaşık sesi dışında evde çıt yoktu. O akşam, beşinci evlilik yıldönümümüzdü. Elif, her zamanki gibi özenle masayı hazırlamış, annesinin tarifinden öğrendiği tarhana çorbasını kaynatmış, yanına da biber dolması yapmıştı. Yüzünde, her zamanki o umutlu ama yorgun gülümseme vardı. Masaya oturduğumda, göz göze geldik. Gözlerinde bir şeyler vardı; kırgınlık, yorgunluk ve derin bir hüzün.
“Yemek soğuyacak, hadi gel,” dedi Elif, sesi titrek. Oturdum, çorbayı karıştırırken bir an sustuk. O an, yıllardır içimizde biriken sessizliği, kelimelerle değil, bakışlarımızla konuştuk. Beş yıl boyunca her yolu denemiştik; doktorlar, dualar, bitkisel kürler… Ama evimizde bir çocuğun sesi hiç yankılanmamıştı. Annem, “Belki de Allah’ın bir bildiği vardır,” derdi, ama Elif’in annesi her fırsatta bana bakıp, “Oğlum, doktora gittiniz mi?” diye sorardı. Sanki suçlu bendim, sanki eksik olan bendim.
Bir gece, Elif’in ağladığını duydum. Sessizce yanına gittim, saçlarını okşadım. “Belki de kaderimizde yok,” dedim. Ama o, “Ben anne olmak istiyorum, başka hiçbir şey istemiyorum,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Elif’in gözyaşları, benim çaresizliğimle birleşti. O günden sonra, evdeki sessizlik daha da derinleşti. Her gün işe giderken, Elif’in gözlerindeki umutsuzluğu görmemek için başımı öne eğdim. İş yerinde arkadaşlarım çocuklarından bahsederken, ben sessizce çayımı yudumladım. Akşam eve döndüğümde, Elif’in gözlerinde her geçen gün biraz daha az umut, biraz daha fazla kırgınlık gördüm.
Bir gün, Elif’in annesi aradı. “Kızım çok üzülüyor, belki başka bir yol denemelisiniz,” dedi. O an, içimde bir öfke yükseldi. “Ne yapabilirim ki?” diye bağırmak istedim. Ama sustum. Elif’e baktım, gözleri doluydu. “Belki de senin için daha iyi olurdu,” dedi bir akşam, “Eğer ben olmasaydım, belki şimdi çocukların olurdu.” O an, kalbim sıkıştı. “Seninle evlendim, çocuk için değil,” dedim. Ama biliyordum ki, ikimizin de içinde bir boşluk vardı.
Bir gece, Elif’le uzun uzun konuştuk. “Belki de ayrılmalıyız,” dedi. “Senin de hakkın var baba olmaya.” O an, içimde bir fırtına koptu. “Seni bırakmak istemiyorum,” dedim. Ama Elif’in gözlerinde bir kararlılık vardı. “Beni seviyorsan, bırak gideyim,” dedi. O gece sabaha kadar düşündüm. Elif’in mutluluğu için, belki de gitmem gerekiyordu. Sabah, valizimi topladım. Elif’in gözleri doluydu, ama ağlamadı. Kapıdan çıkarken, “Seni hep seveceğim,” dedi. Ben de ona sarıldım, “Ben de seni,” dedim.
O günden sonra, hayatımda büyük bir boşluk oluştu. Annem, “Neden ayrıldınız?” diye sorduğunda, “Elif’in mutluluğu için,” dedim. Ama kimse anlamadı. Herkes, “Çocuk için mi?” diye sordu. Evet, çocuk için… Ama aslında Elif’in yeniden doğabilmesi, yeniden umut edebilmesi için gitmiştim.
Aylar geçti, Elif’ten haber alamadım. Bir gün, ortak bir arkadaşımızdan duydum; Elif, bir çocuk evlat edinmiş. Fotoğrafını gördüm, Elif’in kucağında minik bir kız çocuğu. Gözlerinde yeniden o eski umut vardı. O an, içimde bir huzur hissettim. Belki de doğru olan buydu. Benim için zor olsa da, Elif’in yeniden gülümseyebilmesi için gitmiştim.
Şimdi, her akşam yalnız başıma otururken, Elif’in gözlerindeki o eski umudu hatırlıyorum. Kendi kendime soruyorum: Bir insan, sevdiği için gitmeyi göze alabilir mi? Bazen, en büyük fedakarlık, en çok sevdiklerimizden vazgeçmek midir? Siz olsaydınız, ne yapardınız?