Evde Seçici, Annesinde Her Şeyi Yiyen Bir Eşin Hikayesi
“Yine mi mercimek çorbası, Zeynep? Kaç kere söyledim, annem gibi yapamıyorsun işte.”
Bu cümle, evliliğimizin üçüncü yılında, mutfağımızda yankılanan sıradan bir akşam yemeği eleştirisiydi. O an, elimdeki kaşığı tezgâha bırakıp derin bir nefes aldım. İçimde biriken öfke ve kırgınlık, gözlerimin dolmasına neden oldu. Yine de sesimi çıkarmadım. Çünkü biliyorum, tartışmanın sonunda hep ben suçlu oluyorum. Eşim Emre, evde ne pişirsem, hangi tarifi denesem, mutlaka bir kusur buluyor. “Tuzu az olmuş”, “Annemin yaptığı gibi kokmuyor”, “Pilav tane tane değil”… Oysa ben, işten yorgun argın gelip, evin işini de yemeğini de yetiştirmeye çalışıyorum. Ama ona göre annesinin yemekleri bir başka.
Geçen hafta, Emre’nin annesi Ayten Hanım’ın evine davetliydik. Sofrada yok yoktu: etli yaprak sarma, fırında tavuk, yoğurtlu kabak kızartması, irmik helvası… Emre, daha oturur oturmaz gözleri parladı. “Anne, ellerine sağlık! Şu sarmanın tadı bir başka oluyor vallahi!” dedi. Tabağını iki kez doldurdu, hatta üçüncü kez sarma istedi. Yanında oturan ben ise, içimde bir yumruyla sessizce yemeğimi yedim. Ayten Hanım, bana dönüp, “Zeynepciğim, Emre evde de böyle iştahlı mı?” diye sorduğunda, boğazım düğümlendi. Ne diyebilirdim ki? “Evde yemek beğenmiyor, anneciğim, senin yemeklerin gibi olmuyor diyor” mu demeliydim? Sadece gülümsedim, başımı salladım. O an, kendimi o sofrada fazlalık gibi hissettim.
Eve dönerken arabada sessizlik vardı. Emre, camdan dışarı bakıyordu. Dayanamadım, “Emre, annende her şeyi yiyorsun, evde neden bu kadar seçicisin?” diye sordum. Yüzüme baktı, omuz silkti. “Alışkanlık işte, annemin yemekleriyle büyüdüm. Sen de zamanla öğrenirsin. Hem, biraz daha özen göster, belki senin yemeklerin de böyle güzel olur.” O an, içimde bir şeyler koptu. Benim emeğim, sevgim, çabam… Hepsi bir anda değersizleşti. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin bana küçüklüğümden beri söylediği sözler aklıma geldi: “Kızım, evlilik sabır ister. Erkekler annelerine düşkündür, idare edeceksin.” Ama ben idare ettikçe, kendimden bir şeyler kaybediyordum.
Bir sabah, işe gitmek için hazırlanırken, Emre mutfağa geldi. “Bugün akşam ne pişireceksin? Annem geçen gün patlıcan musakka yapmıştı, çok güzeldi. Sen de denesene.” dedi. Sanki annesinin gölgesi mutfağımızda dolaşıyordu. O gün iş yerinde aklımda hep bu cümle vardı. Eve dönerken markete uğrayıp patlıcan, kıyma, domates aldım. Akşam, tarifleri karıştırarak, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Sofraya oturduğumuzda, Emre bir kaşık aldı, yüzünü buruşturdu. “Patlıcanlar biraz acı olmuş, annem közlemeden önce tuzda bekletiyor. Sen de öyle yapsaydın ya.” dedi. O an, tabakları toplayıp mutfağa gittim. Gözyaşlarım sessizce aktı. Kendi evimde, kendi mutfağımda, yabancı gibi hissediyordum.
Bir akşam, annem aradı. Sesimi duyar duymaz, “Kızım, iyi misin? Sesin solgun geliyor.” dedi. Dayanamadım, her şeyi anlattım. Annem, “Bak Zeynep, sen elinden geleni yapıyorsun. Kimse annesi gibi yemek yapamaz. Emre’nin de bunu anlaması lazım. Biraz da o seni anlamaya çalışsın.” dedi. O an, ilk defa kendimi haklı hissettim. Belki de sorun bende değildi.
Bir hafta sonra, Emre’nin doğum günüydü. Ona sürpriz yapmak istedim. En sevdiği yemekleri hazırladım: etli nohut, pirinç pilavı, cacık, fırında sütlaç… Sofrayı özenle kurdum, mumlar yaktım. Emre geldiğinde, gözleriyle sofrayı süzdü. “Fena değil, ama annem olsa pilavı daha beyaz yapardı.” dedi. O an, içimdeki sabır taşı çatladı. “Emre, yeter! Ben senin annen değilim. Benim de bir tarzım, emeğim var. Her seferinde annene özeniyorsun, peki ben? Benim hislerim, çabam hiç mi önemli değil?” diye bağırdım. Emre şaşırdı, böyle bir tepki beklemiyordu. “Ne var bunda, annemin yemekleriyle büyüdüm, alışkanlık işte!” dedi. “Ama ben de seninle bir hayat kurmaya çalışıyorum. Her seferinde annene özenmen, beni değersiz hissettiriyor. Belki de biraz da sen değişmelisin.” dedim. O gece, ilk defa uzun uzun konuştuk. Emre, annesinin yemekleriyle büyüdüğünü, ona alıştığını ama benim de haklı olduğumu söyledi. “Alışkanlık olmuş, farkında bile değilim. Ama seni kırmak istememiştim.” dedi. O an, içimde bir rahatlama hissettim. Belki de konuşmak gerekiyordu.
Ama her şey bir anda düzelmedi. Emre, hâlâ zaman zaman annesinin yemeklerini övüyor, evdeki yemeklere burun kıvırıyor. Ama ben de artık eskisi gibi sessiz kalmıyorum. “Emre, ben de insanım. Benim de emeğim var. Lütfen biraz daha anlayışlı ol.” diyorum. Bazen tartışıyoruz, bazen gülüyoruz. Ama en azından artık kendimi ifade edebiliyorum.
Geçenlerde, Emre’nin annesi yine bizi yemeğe çağırdı. Sofrada yine çeşit çeşit yemekler vardı. Ayten Hanım, “Zeynepciğim, Emre evde de böyle iştahlı mı?” diye sorduğunda, bu sefer gülümsedim. “Evde de iştahlı, ama bazen yemeklerimi annesiyle kıyaslıyor. Ben de öğrenmeye çalışıyorum.” dedim. Ayten Hanım, bana dönüp, “Kızım, erkekler annelerinin yemeklerine alışır ama senin de elin lezzetli. Zamanla Emre de alışır.” dedi. O an, içimde bir huzur hissettim. Belki de zamanla her şey yoluna girecekti.
Ama bazen kendi kendime soruyorum: Bir kadının emeği, sevgisi neden hep annelerle kıyaslanır? Bizim de değerimiz, çabamız yok mu? Sizce, evlilikte bu tür kıyaslamalar normal mi, yoksa bir yerde dur demek mi gerekir?