Her Şeyi Değiştiren Bir Prababa: Hayatımın Dönüm Noktası
“Zeynep, hadi kalk, prababan geliyor!” Annemin sesi, sabahın köründe odamın kapısında yankılandı. Gözlerimi ovuşturarak doğruldum; içimde garip bir huzursuzluk vardı. Annemin telaşı, mutfaktan gelen tencere sesleri, babamın salonda bir şeyleri düzeltmesi… Evde bir bayram havası yoktu, daha çok bir sınav öncesi gerginliği vardı. Prababa, yani annemin babaannesi, yıllardır köyde yaşardı ve çok nadir İstanbul’a gelirdi. Onun gelişi, ailede bir olaydı. Ama ben sekiz yaşımda, onun neden bu kadar önemli olduğunu tam anlamıyordum.
Küçük kardeşim Elif, peluş ayısını koltuğa oturtmuş, ona ciddi bir şekilde parmağını sallıyordu: “Burada otur, yoksa prababa gelir, yerini alır!” Annem bu sahneyi görünce gülümsedi ama gözlerinde bir gölge vardı. O an, evdeki herkesin prababanın gelişiyle ilgili bir korkusu olduğunu hissettim.
Saatler geçti, evin içi sabun koktu, camlar parladı, sofraya en güzel tabaklar dizildi. Sonunda kapı çaldı. Babam kapıyı açtı, annem hemen arkasında. Prababa, bastonuna yaslanarak içeri girdi. Üzerinde eski bir pardösü, başında siyah bir yazma vardı. Yüzündeki derin çizgiler, yaşadığı hayatı anlatıyordu. Gözleriyle evi süzdü, sonra bana döndü: “Sen Zeynep’sin, değil mi? Büyümüşsün.” Sesi sertti ama gözlerinde bir sıcaklık vardı.
O gün, sofrada herkes sessizdi. Prababa, anneme dönüp, “Kızım, şu eski fotoğrafları getirsene,” dedi. Annem bir an tereddüt etti, sonra kalkıp eski sandıktan bir albüm getirdi. Prababa, fotoğrafları tek tek inceledi, bazen gözleri doldu, bazen dudakları titredi. Bir fotoğrafta, genç bir adam ve kadın vardı. Prababa, fotoğrafı elinde tutup uzun süre baktı. “Bu, senin deden,” dedi bana, “O zamanlar hayat çok başkaydı.”
Babam, sessizce çay doldururken, prababa birden ona döndü: “Senin babanla aranızda ne var, oğlum?” Babam bir an duraksadı, sonra başını eğdi. Annem hemen araya girdi: “Anneanne, şimdi sırası mı?” Prababa, bastonunu yere vurdu: “Şimdi sırası! Yıllardır bu evde konuşulmayan ne varsa bugün konuşulacak!”
O an, evdeki hava değişti. Annem ağlamaya başladı, babam ellerini ovuşturdu. Ben ve Elif, korkuyla birbirimize baktık. Prababa, sofradaki sessizliği böldü: “Aile dediğin, sırlarla yaşanmaz. Herkesin içinde bir yara var, ama konuşmazsanız o yara büyür, sizi zehirler.”
Babam, gözleri dolu dolu, “Ben babamı affedemedim,” dedi. “Beni küçükken köyde bırakıp İstanbul’a gelmişti. Yıllarca aramadı, sormadı. Şimdi yaşlandı, hastalandı, benden ilgi bekliyor. Ama içimde bir öfke var, geçmiyor.”
Prababa, babama uzun uzun baktı. “Oğlum, herkes hata yapar. Ama affetmek, insanı hafifletir. Ben de gençken annemi affedemedim, yıllarca pişmanlığını yaşadım. Şimdi, ömrümün sonunda, keşke diyorum, keşke konuşsaydım, sarılsaydım.”
Annem, gözyaşlarını silerek, “Ben de sana kırgınım, anneanne,” dedi. “Küçükken hep kardeşimi kayırdın, bana hiç sarılmadın. Hep güçlü olmamı istedin. Ama ben de çocuktum, sevgiye ihtiyacım vardı.”
Prababa, annemin elini tuttu. “Bazen sevgimizi göstermeyi bilmiyoruz, kızım. Ben de annemden öyle gördüm. Ama şimdi anlıyorum ki, insanın en çok ihtiyacı olan şey, birinin ona ‘Seni seviyorum’ demesiymiş.”
O gece, evde herkes ağladı. Yıllardır biriken acılar, kırgınlıklar, hepsi ortaya döküldü. Prababa, bastonuna yaslanıp, “Aile olmak, sadece aynı soyadı taşımak değil. Birbirinizi anlamak, affetmek, sarılmak. Benim ömrüm geçti, ama siz geç kalmayın,” dedi.
O günden sonra evimizde bir şeyler değişti. Babam, dedemi aradı, onunla konuştu. Annem, bana ve Elif’e daha çok sarıldı. Ben de prababa ile daha çok vakit geçirdim. Bana eski hikayeler anlattı, köydeki hayatı, savaş yıllarını, yokluğu… Her anlattığında, gözlerinde hem hüzün hem de umut vardı.
Bir gün, prababa bana şöyle dedi: “Zeynep, hayat kısa. Kırgınlıklar, küskünlükler, hepsi bir gün geçiyor. Ama sevgi, insanın yüreğinde kalıyor. Sen kimseye kırılma, affetmeyi öğren.”
Prababa, birkaç ay sonra köyüne döndü. Onu uğurlarken, içimde bir boşluk hissettim. Ama aynı zamanda, ailemizdeki o ağır havanın dağıldığını, herkesin birbirine daha yakın olduğunu gördüm. Prababa’nın gelişi, sadece bir ziyaret değildi; hayatımızda bir dönüm noktasıydı.
Şimdi, bazen kendi kendime soruyorum: Acaba biz de bir gün çocuklarımıza, torunlarımıza aynı hataları yapacak mıyız? Yoksa prababanın bize öğrettiği gibi, sevgimizi gösterebilecek miyiz?