Çekiçle Örs Arasında: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Yeter artık, Zeynep! Annem ne derse o olacak, bu evde huzur istiyorsan uyum sağlaman lazım!” Engin’in sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yıllardır hayalini kurduğum o huzurlu ev, bana mezar gibi geliyordu artık.
Her şey, Engin’le evlendiğim gün başladı aslında. Düğünümüzden bir hafta sonra kayınvalidem, “Kızım, ben de sizinle kalacağım, yalnız kalamam,” dediğinde, içimde bir huzursuzluk hissetmiştim ama sesimi çıkarmamıştım. Annem, “Evlenmek kolay, yuva kurmak zor,” demişti. O zamanlar anlamamıştım ne demek istediğini. Şimdi ise her sabah uyandığımda, kendi evimde bir misafir gibi hissetmenin ne demek olduğunu iliklerime kadar yaşıyorum.
Kayınvalidem Fatma Hanım, sabahları erkenden kalkar, mutfağa girer, “Zeynep, kahvaltıyı şöyle hazırla, Engin’in yumurtasını fazla pişirme, oğlum öyle sevmez,” der. İlk başlarda, yeni gelin olmanın heyecanıyla, her dediğini yapmaya çalıştım. Ama zaman geçtikçe, kendi alışkanlıklarım, kendi zevklerim bir kenara itildi. Bir gün, kendi evimde kendi sevdiğim gibi bir kahvaltı hazırlamak istedim. O gün Fatma Hanım’ın bakışları, sanki bir suç işlemişim gibi üzerime dikildi. “Bizde böyle olmaz, Zeynep,” dedi. O an, içimde bir şeylerin eksildiğini hissettim.
Engin ise hep arada kaldı. Annemle babam ziyarete geldiğinde, “Kızım, iyi misin?” diye sorduklarında, gözlerimi kaçırdım. Onlara her şeyi anlatmak istedim ama utandım. “İyiyim, alışıyorum,” dedim. Oysa her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyordum. Engin’e, “Biraz da benim isteklerime kulak ver,” dediğimde, “Annem yaşlı, ona ayıp olur,” cevabını aldım. Sanki bu evde sadece Fatma Hanım’ın istekleri önemliydi. Benim hislerim, düşüncelerim hep ikinci plandaydı.
Bir akşam, Engin işten geç geldi. Masada üç kişilik yemek vardı. Fatma Hanım, “Oğlum, Zeynep bugün yemeği tuzlu yapmış. Senin damak tadını hiç öğrenemedi,” dedi. Engin ise bana dönüp, “Biraz daha dikkat et, annem haklı,” dedi. O an, içimde bir öfke kabardı. “Peki ya benim damak tadım? Benim ne istediğim hiç mi önemli değil?” diye bağırmak istedim. Ama sustum. Çünkü her tartışma, sonunda benim suçlu olmamla bitiyordu.
Bir gün, annem aradı. “Kızım, sesin hiç iyi gelmiyor. Bir derdin mi var?” dedi. Gözyaşlarımı tutamadım. “Anne, ben kendi evimde kendim olamıyorum,” dedim. Annem, “Kızım, insan bazen kendinden ödün vermek zorunda kalır ama kendini tamamen kaybetme,” dedi. O sözler, içimde yankılandı. Gerçekten de, kendimden ne kadar ödün vermeliydim? Bir aileyi mutlu etmek için kendi mutluluğumdan vazgeçmek zorunda mıydım?
Bir sabah, Fatma Hanım mutfakta yine bana emirler yağdırırken, dayanamadım. “Fatma Hanım, ben de bu evin geliniyim. Biraz da benim isteklerime saygı gösterir misiniz?” dedim. O an, yüzü asıldı. “Sen bana karşı mı geliyorsun?” dedi. Engin ise odadan çıkıp, “Zeynep, anneme böyle konuşamazsın!” diye bağırdı. O an, gözümde yaşlar birikti. “Ben bu evde hiç var olamayacak mıyım?” dedim. Engin, “Senin derdin ne?” dedi. “Benim derdim, kendi evimde kendim olamamak!” diye haykırdım. Ama kimse duymadı. Herkes kendi bildiğini okudu.
O günden sonra, evdeki hava daha da soğudu. Fatma Hanım, bana küstü. Engin ise aramızda bir duvar ördü. Akşamları odama çekilip, sessizce ağladım. Bir gün, aynada kendime baktım. Gözlerimin altı morarmış, yüzüm solmuştu. “Bu ben miyim?” dedim. O neşeli, hayalperest Zeynep gitmiş, yerine suskun, kırgın bir kadın gelmişti.
Bir akşam, Engin’le baş başa konuşmak istedim. “Engin, ben bu şekilde daha fazla devam edemem. Ya birlikte bir yol buluruz, ya da ben kendi yoluma giderim,” dedim. Engin, “Ailemizi dağıtamam, annemi yalnız bırakamam,” dedi. “Peki ya ben? Benim yalnızlığım ne olacak?” dedim. Cevap vermedi. O an, içimde bir boşluk oluştu. Demek ki, bu evde en son düşünülen yine bendim.
Bir gün, annem ve babam ziyarete geldi. Annem, gözlerimin içine baktı. “Kızım, bazen insanın en büyük savaşı kendi evinde olur. Ama unutma, kimse senden kendini feda etmeni isteyemez,” dedi. O sözler, içimde bir kıvılcım yaktı. O gece, uzun uzun düşündüm. Kendi mutluluğum için bir adım atmalıydım. Ama nasıl?
Ertesi sabah, Engin’le konuşmaya karar verdim. “Engin, ben artık bu şekilde yaşamak istemiyorum. Ya birlikte bir çözüm buluruz, ya da ben kendi yoluma giderim,” dedim. Engin, ilk defa sessiz kaldı. “Ne istiyorsun?” dedi. “Kendi evimde kendim olmak istiyorum. Kendi kararlarımı alabilmek, kendi hayatımı yaşayabilmek istiyorum. Senin anneni sevmiyor değilim ama onun istekleriyle yaşamak zorunda da değilim,” dedim. Engin, başını öne eğdi. “Bunu düşünmem lazım,” dedi.
O gün, saatlerce düşündüm. Kendi mutluluğum için savaşmalı mıydım, yoksa aileyi bir arada tutmak için kendimden vazgeçmeli miydim? O gece, annemle konuştum. “Kızım, hayat kısa. Kendi hayatını yaşa. Kimseye kendini feda etme,” dedi. O sözler, bana güç verdi.
Bir hafta sonra, Engin’le tekrar konuştuk. “Zeynep, annemle konuşacağım. Belki de ayrı bir eve çıkmamız gerekiyor,” dedi. O an, içimde bir umut yeşerdi. Belki de, kendi hayatımı yeniden kurabilirdim. Ama bu süreçte, kendimden ne kadar ödün verdiğimi, ne kadar yıprandığımı asla unutmayacağım.
Şimdi, kendi evimde, kendi kurallarımı koyduğum bir hayatın hayalini kuruyorum. Ama hâlâ içimde bir korku var: Ya yine kendimden vazgeçmek zorunda kalırsam? İnsan, sevdiklerine sadık kalırken, kendine ihanet etmeden yaşayabilir mi? Siz olsanız, kendi mutluluğunuz için neleri göze alırdınız?