Beyaz Elbisenin Gölgesinde: Bir Düğün Sabahı
“Zeynep, hadi kalk artık! Bugün senin günün!” Annemin sesi, kapının ardından yankılandı. Gözlerimi açtığımda, odanın köşesinde asılı duran beyaz elbiseye takıldı bakışlarım. O kadar uzun ki yere değmesin diye dolabın dışına asmıştım. İçimde bir şeyler sıkıştı; nefesim daraldı. Bugün benim düğünüm. Herkes mutlu olmamı bekliyor, ama ben… Ben sadece susuyorum.
Bir an için gözlerimi kapattım. Çocukluğumdan beri hayalini kurduğum o masalsı düğün müydü bu? Yoksa annemin ve babamın hayalini kurduğu, komşuların konuşacağı, akrabaların kıskanacağı o gösterişli gün mü? Annem kapıyı araladı, başını uzattı: “Kızım, bak herkes seni bekliyor. Kuaför gelecek birazdan. Hadi güzelce hazırlan.”
Yutkundum. “Anne… Sence ben gerçekten hazır mıyım?”
Annemin yüzünde kısa bir tereddüt belirdi, sonra hemen kayboldu. “Tabii ki hazırsın. Her genç kız gibi… Hem Murat iyi çocuk. Ailesi de düzgün. Daha ne isteyebilirsin ki?”
İşte tam da bu soruydu içimi kemiren: Daha ne isteyebilirim ki? Murat’ı seviyordum belki ama… Hayallerim vardı benim. Üniversiteden mezun olalı iki yıl oldu; öğretmen olmak istiyordum. Ama ailem için önce evlilik, sonra iş gelirdi. Babamın dediği gibi: “Kız kısmı önce yuvasını kursun, sonra bakarız.”
O sırada kardeşim Elif içeri girdi. “Ablacığım, heyecanlı mısın?” Gözleri parlıyordu. Ona baktım; on sekiz yaşında, hayalleriyle dolu bir genç kız. “Biraz,” dedim yalan söyleyerek.
Elif fısıldadı: “Ablacığım, ister misin kaçalım? Şaka şaka! Ama cidden, istemiyorsan yapma.”
Gülümsedim; onun şakası bile içimdeki fırtınayı dindiremedi. Annem Elif’i azarladı: “Saçmalama Elif! Zeynep’in bugünü, huzur verin biraz.”
Hazırlıklar başladı. Kuaför geldi, saçlarımı yaptı; makyajım yapıldı. Herkes odada koşturuyor, bir şeyler taşıyor, gülüyor, fotoğraf çekiyor… Ama ben aynada kendime baktığımda tanıyamadım kendimi. Gözlerimde bir hüzün vardı; kimse fark etmiyordu.
Babam kapının önünde durdu; sessizce izliyordu beni. Yanına gittim. “Baba…” dedim kısık sesle.
Başını eğdi, gözlerini kaçırdı. “Kızım… Her şey senin iyiliğin için.”
“Baba… Ben öğretmen olmak istiyorum. Murat’la evlenince de çalışabilir miyim?”
Babam derin bir iç çekti. “Murat’ın ailesi biraz tutucudur kızım. Ama konuşuruz… Sen yeter ki mutlu ol.”
Mutlu olmak… O kadar kolay mıydı? Mutluluk başkalarının onayına mı bağlıydı? İçimdeki ses bağırıyordu: “Kendi hayatını yaşa!” Ama dudaklarım mühürlüydü.
Dışarıdan davul zurna sesleri yükseldi; mahalleli toplanmıştı bile. Annem telaşla elbisemi giydirdi; duvağımı taktı. “Bak ne güzel oldun! Herkes seni konuşacak.”
Ama ben herkesin konuşmasını istemiyordum; kendi sesimi duymak istiyordum.
Murat geldi; gözlerinde heyecan ve biraz da endişe vardı. Elimi tuttu: “Hazır mısın Zeynep?”
Bir an sustum. Sonra başımı salladım; hazır değildim ama başka çarem yoktu sanki.
Evden çıkarken komşular ağladı, annem gözyaşlarını sakladı. Babam bana sarıldı; ilk defa bu kadar sıkı tuttu beni. “Kızım… Hakkını helal et.”
Gözlerim doldu; “Helal olsun baba,” dedim ama içimde bir boşluk vardı.
Düğün salonuna vardık; herkes alkışladı, fotoğraflar çekildi, oyunlar oynandı… Ama ben sanki dışarıdan izliyordum her şeyi.
Gece bittiğinde Murat’la baş başa kaldık. O da yorgundu; bana baktı: “Zeynep… Mutlu musun?”
Bir an sustum; sonra gözlerimin içine baktı: “Bak, ben seni seviyorum ama biliyorum ki senin de hayallerin var. İstersen çalışabilirsin; ailemle ben konuşurum.”
İçimde bir umut filizlendi o anda. Belki de her şey bitmemişti.
Ama ertesi sabah kayınvalidem kahvaltıda söze girdi: “Zeynep kızım, artık evimizin hanımısın. Ev işleri senden sorulur. Murat’ın işi zor; ona destek olman lazım.”
Yutkundum; Murat bana göz kırptı ama annesinin yanında susmayı tercih etti.
Günler geçti; evde yalnızdım çoğu zaman. Annem aradı sık sık: “Alıştın mı kızım?”
Alışmak… İnsan mutsuzluğa alışır mı? Hayallerini ertelemeye alışır mı?
Bir gün Murat’la tartıştık; işten yorgun geldiğinde yemek hazır değildi diye sinirlendi. Ben de patladım: “Ben de insanım Murat! Benim de isteklerim var!”
O an sessizlik oldu evde. Sonra Murat başını eğdi: “Haklısın Zeynep… Ama annem çok baskı yapıyor bana da.”
İşte o zaman anladım; sadece ben değil, Murat da ailesinin gölgesindeydi.
Bir gece Elif aradı: “Ablacığım… Sen mutlu musun gerçekten?”
Cevap veremedim uzun süre.
Sonra aynaya baktım; beyaz elbisem dolabın köşesinde hâlâ asılıydı. Üzerinde toz birikmişti.
O elbise bana ait miydi gerçekten? Yoksa başkalarının hayallerinin bir yansıması mıydı?
Şimdi size soruyorum: Kendi hayatımızı yaşamak için ne kadar cesur olabiliriz? Başkalarının beklentileriyle mi yaşamalıyız yoksa kendi yolumuzu mu seçmeliyiz?