Amca, Lütfen Kardeşimi Al — O Çok Aç Kaldı

“Amca, lütfen… Kardeşimi al. O çok aç…” Sözlerim, İstanbul’un uğultulu akşamında, tramvay seslerine ve insanların aceleci adımlarına karışırken, içimdeki korku ve utanç birbirine karışıyordu. Elif’in minik elleri, avucumun içinde buz gibi olmuştu. O an, gözlerimden yaşlar süzülürken, önümde duran adamın şaşkın bakışlarıyla karşılaştım. Adam, bir an duraksadı, sonra gözlerini Elif’e çevirdi. “Kızım, anneniz nerede?” diye sordu, sesi titrek ve endişeliydi. Cevap veremedim. Boğazım düğümlendi, kelimeler ağzımda dondu. Elif’in gözleri ise kocaman, korku doluydu.

O gece, annemiz eve dönmemişti. Babamı zaten hiç tanımadık. Annem, bir sabah “Ekmek almaya gidiyorum,” diyerek çıkmış ve bir daha gelmemişti. Komşular önce yardım etmeye çalıştı, ama sonra herkes kendi derdine düştü. Biz de Elif’le birlikte, eski bir apartmanın bodrumunda, soğuk ve karanlık bir köşede yaşamaya başladık. Geceleri, Elif’in karnı guruldadıkça, ben de açlıktan mideme giren sancıyı bastırmaya çalışıyordum. Ama en çok, Elif’in ağlamasına dayanamıyordum. “Ağlama Elif, annemiz gelecek,” diyordum, ama her geçen gün bu yalana kendim de inanmamaya başladım.

O akşam, Elif’in ateşi vardı. Yüzü bembeyaz, dudakları morarmıştı. Ne yapacağımı bilemedim. Cebimde sadece iki lira vardı. Bir simit bile alamazdım. İnsanların yüzüne bakmaya utanıyordum. Herkesin bir işi, bir evi, bir sıcak çorbası vardı. Bizimse sadece birbirimize sarılacak kadar gücümüz kalmıştı. O yüzden, o adamı gördüğümde, içimdeki son gurur kırıntısını da bir kenara bırakıp, “Amca, lütfen… Kardeşimi al. O çok aç…” dedim.

Adam, bir an tereddüt etti. Sonra ceketini çıkarıp Elif’in omuzlarına sardı. “Adın ne senin?” diye sordu bana. “Benim adım Yusuf, bu da kız kardeşim Elif,” dedim. Adam, adının Mehmet olduğunu söyledi. Bizi evine götürmek istedi ama ben korktum. Yabancılara güvenmek öğretilmemişti bize. Ama Elif’in titreyen vücudu ve gözlerindeki çaresizlik, başka seçeneğim olmadığını gösteriyordu.

Mehmet Amca’nın evi küçük ama sıcaktı. Eşi Ayşe Abla, bizi görünce şaşırdı ama hemen mutfağa koşup bir tabak çorba getirdi. Elif, çorbayı bir solukta içti. O an, gözlerim doldu. Ayşe Abla saçlarımızı okşadı, “Artık korkmayın, burası sizin de eviniz,” dedi. O gece, ilk defa bir yatağın içinde, Elif’in nefesini dinleyerek uyudum. Ama içimde bir huzursuzluk vardı. Annemiz nerede? Bizi arıyor mu? Yoksa bizi unuttu mu?

Ertesi sabah, Mehmet Amca beni yanına çağırdı. “Yusuf, anneni bulmak için elimden geleni yapacağım. Ama sen de bana yardım etmelisin. Okula gitmek ister misin?” dedi. Okul… O kelimeyi duyunca içimde bir umut kıpırdadı. Ama Elif’i yalnız bırakmak istemiyordum. “Elif de gelsin,” dedim. Mehmet Amca gülümsedi, “Elif daha küçük, ama sen okula başlarsan ona da iyi bakabilirsin,” dedi.

Günler geçtikçe, Mehmet Amca ve Ayşe Abla bize kendi çocukları gibi davrandı. Ama mahallede dedikodular başladı. “Kim bu çocuklar? Nereden geldiler? Anneleri babaları yok mu?” Bazı komşular bizi istemedi. Ayşe Abla, “İnsanlar konuşur, önemli olan sizin iyi olmanız,” dedi. Ama ben her gün biraz daha içine kapanıyordum. Okulda da kolay olmadı. Diğer çocuklar, eski kıyafetlerimle alay etti. “Dilenci Yusuf,” dediler. Elif’in ise hâlâ geceleri ağladığını duyuyordum. Bir gece, Elif’in yanına sokuldum. “Ağlama Elif, ben hep yanında olacağım,” dedim. Elif, “Annemiz geri gelecek mi?” diye sordu. Cevap veremedim. Sadece sarıldım.

Bir gün, okuldan dönerken, mahallede tanımadığım bir kadın bana yaklaştı. “Sen Yusuf musun?” dedi. Şaşırdım. “Evet,” dedim. Kadın, annemin eski bir arkadaşıymış. Annemin bir süredir hastanede olduğunu, ağır bir depresyona girdiğini söyledi. O an, içimde bir umut doğdu. Ama aynı zamanda bir öfke… Bizi neden bırakmıştı? Neden tek kelime etmeden gitmişti? O gece, Mehmet Amca’ya her şeyi anlattım. O da bana sarıldı, “Bazen büyükler de çaresiz kalır, Yusuf. Annen seni bırakmak istememiştir,” dedi.

Bir hafta sonra, annemi hastanede ziyaret ettik. Yatağında zayıf, solgun bir halde yatıyordu. Elif hemen koşup boynuna sarıldı. Annem ağladı, ben de ağladım. “Affet beni, çocuklarım,” dedi. “Çok yorulmuştum, çok korkmuştum. Sizi koruyamayacağımı düşündüm.” O an, içimdeki öfke bir nebze azaldı. Ama hâlâ kırgındım. “Bizi bırakmasaydın, birlikte mücadele ederdik,” dedim. Annem başını eğdi, “Haklısın,” dedi. “Ama şimdi buradayım. Sizi bırakmayacağım.”

Aylar geçti. Annem iyileşti, ama hayatımız eskisi gibi olmadı. Mehmet Amca ve Ayşe Abla, bizim ikinci ailemiz oldu. Mahalledeki bazı insanlar hâlâ bize tuhaf bakıyordu. Ama artık umursamıyordum. Elif okula başladı, ben de derslerimde başarılı oldum. Bazen geceleri, o kış akşamını hatırlıyorum. Elif’in elini tutup, bir yabancıya “Amca, lütfen… Kardeşimi al. O çok aç…” dediğim anı. O çaresizliği, o korkuyu…

Şimdi büyüdüm. Hayatın ne kadar acımasız olabileceğini, ama aynı zamanda ne kadar umut dolu olduğunu öğrendim. İnsan bazen en zor anında, hiç tanımadığı birinin merhametine muhtaç kalabiliyor. Peki, siz olsaydınız, o akşam bana yardım eder miydiniz? Yoksa gözlerinizi kaçırıp yolunuza devam mı ederdiniz?