İkinci Şans: Halime Nine ve Torunu Can’ın Hikayesi

“Can, yine mi kavga ettiniz annenle?” Halime ninemin sesi, mutfağın kapısından içeri sızan sabah güneşi kadar yumuşak ama bir o kadar da endişeliydi. Gözlerimden yaşlar süzülürken, başımı eğip sadece başımı salladım. Annemle tartışmamızın ardından, her zamanki gibi ninemin evine sığınmıştım. Bu eski, taş duvarlı evde kendimi daha güvende hissediyordum. Babamı hiç tanımadım; annem onun adını bile anmak istemezdi. Ne zaman sorsam, “O konuyu açma Can, büyüyünce anlarsın,” derdi. Ama ben büyüdüm, on sekizime bastım, hâlâ hiçbir şey anlamıyordum.

Ninemin elleriyle yaptığı kahvaltı sofralarında, eski radyodan yükselen türkülerin arasında, hep bir eksiklik vardı. Babamın yokluğu, evin duvarlarında yankılanan sessiz bir çığlık gibiydi. Mahallede herkesin bir babası vardı, ama benimkinden kimse bahsetmezdi. Okulda babalar günü etkinliklerinde, öğretmenim “Babanla ilgili bir anı yaz,” dediğinde, kâğıdım hep boş kalırdı. Arkadaşlarımın babalarıyla top oynadığı parkta, ben ninemin dizinin dibinde oturur, onun anlattığı eski hikâyeleri dinlerdim.

Bir gün, ninem bana eski bir fotoğraf gösterdi. Fotoğrafta genç bir adam, yanında genç bir kadın ve kucağında bir bebek vardı. “Bu sen misin nine?” diye sordum. Gözleri doldu, başını salladı. “Evet, o kadın benim. O adam ise… senin baban.” O an içimde bir şeyler koptu. “Neden gitti? Neden bizi bıraktı?” diye sordum. Ninem derin bir iç çekti. “Bazı insanlar, sorumluluk almaktan korkar Can. Senin baban da onlardan biriydi. Ama annen seni çok sevdi, seni büyütmek için elinden geleni yaptı.”

O günden sonra, babamın yokluğunu daha çok hissetmeye başladım. Annemle aramızdaki mesafe büyüdü. Her tartışmamızda, “Keşke babam olsaydı, belki o zaman her şey farklı olurdu,” diye düşünürdüm. Annem ise bu konuyu açtığımda gözlerini kaçırır, odasına kapanırdı. Bir gün, annemin odasında eski bir kutu buldum. Kutunun içinde mektuplar, sararmış fotoğraflar ve bir alyans vardı. Mektuplardan birini açtım. Babamın el yazısıydı: “Sevgili Zeynep, seni ve oğlumuzu çok seviyorum ama bu şehirde boğuluyorum. Affet beni.”

O mektubu okuduktan sonra, babamın sadece bizi değil, kendi hayatını da terk ettiğini anladım. Annemle yüzleşmek istedim. Akşam yemeğinde, “Anne, babam neden gitti?” diye sordum. Annem bir süre sustu, sonra gözyaşları içinde, “Bazen insanlar sevdiklerini bile terk edebiliyor Can. Ama ben seni hiç bırakmadım,” dedi. O an anneme sarıldım, içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı.

Yıllar geçti, üniversiteye başladım. İstanbul’a taşındım, yeni bir hayat kurmaya çalıştım. Ama ninemin sesi, annemin gözyaşları, babamın yokluğu hep peşimdeydi. Bir gün, bir arkadaşımın babasıyla tartışmasına şahit oldum. Arkadaşım, “Keşke babam hiç olmasaydı,” dediğinde, içimden “Keşke benim olsaydı,” diye geçirdim. O an anladım ki, herkesin yarası kendine büyük.

Bir gün, ninem hastalandı. Hemen memlekete döndüm. Hastane odasında elini tuttum. “Can, hayat kısa. Affetmeyi öğren. Kendini de, başkalarını da,” dedi. O gece ninemin yanında sabahladım. Sabah olduğunda, ninem sonsuz bir uykuya dalmıştı. Onun ardından, hayatımdaki en büyük dayanağımı kaybettim. Cenazede, annemle birlikte ağladık. O an, annemin de ne kadar yalnız olduğunu fark ettim.

Ninemin ölümünden sonra, annemle ilişkimiz değişti. Daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya başladık. Bir gün, annem bana babamdan kalan alyansı verdi. “Bu senin hakkın,” dedi. Alyansı avucumda sıktım, gözlerim doldu. “Anne, babamı affedebilir miyim sence?” diye sordum. Annem, “Affetmek zor ama imkânsız değil. Senin kalbin çok büyük Can, bunu başarabilirsin,” dedi.

Şimdi, kendi hayatımı kurmaya çalışırken, geçmişin gölgeleriyle barışmaya çalışıyorum. Babamı hiç tanımasam da, onun yokluğunda büyüdüm ve bu beni ben yaptı. Annemin sevgisi, ninemin öğütleriyle hayata tutundum. Bazen geceleri, ninemin sesi kulağımda çınlıyor: “Hayat ikinci şansları hak eder Can.”

Peki sizce, affetmek gerçekten mümkün mü? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?