Zengin Bir Oğul, Annesini Miras İçin Uçurumdan İtti — Ama Sadık Köpeği Hesapları Altüst Etti
“Anne, biraz daha yaklaş, manzara buradan çok daha güzel,” dedi Oğuz. Sesindeki titrekliği fark etmemiştim o an, çünkü oğlumun bana zarar verebileceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Karşımda, Karadeniz’in hırçın dalgaları uçurumun dibinde köpürüyordu. Karabas, yanımda huzursuzca havlıyordu. Oğuz’un elini omzuma koyduğu an, içimde bir ürperti hissettim. Bir anlığına göz göze geldik; gözlerinde alışık olmadığım bir karanlık vardı. Sonra, bir itiş… Ayaklarım yerden kesildi, çığlığım rüzgara karıştı. Düşerken, Karabas’ın havlaması ve Oğuz’un nefes alışını duydum.
Kendime geldiğimde, vücudumun her yeri acıyordu. Uçurumun kenarındaki bir çıkıntıya takılıp kalmıştım. Karabas, yukarıdan bana bakıyor, havlıyor, sanki yardım çağırıyordu. Oğuz’un ayak sesleri uzaklaşıyordu. O an, oğlumun beni öldürmeye çalıştığını idrak ettim. Gözyaşlarım acıdan değil, ihanetten aktı. “Oğuz, neden?” diye fısıldadım, ama cevabım yalnızca Karabas’ın iniltisi oldu.
Oğuz, babasının ölümünden sonra değişmişti. Babamızın büyük tekstil fabrikasını devralmış, kısa sürede işleri büyütmüştü. Ama hırsı, gözlerini kör etmişti. Son zamanlarda sürekli para sıkıntısından, borçlardan bahsediyordu. Ben ise, babasından kalan mirası satmaya yanaşmıyor, aile yadigârı olan evi ve arsayı korumak istiyordum. Oğuz’un bana olan öfkesi, her tartışmamızda biraz daha büyüyordu. Ama yine de, bana zarar vereceğini asla düşünmemiştim.
O uçurumda, Karabas’ın sadakati bana umut oldu. Saatlerce orada mahsur kaldım. Karabas, köy yoluna koşup gelen geçen herkese havladı, sonunda yaşlı komşumuz Şükrü Amca sesleri duyup yardıma koştu. Beni bulduklarında bilincim gidip geliyordu. Hastaneye kaldırıldım, kaburgalarım kırılmış, bacağımda derin bir yara açılmıştı. Oğuz ise, polise verdiği ifadede, “Annem manzarayı izlerken ayağı kaydı,” dedi. Gözümdeki yaşları saklayamadım. Oğuz, hastane odama bir kez bile uğramadı.
Hastanede geçirdiğim günlerde, geçmişi düşündüm. Oğuz’un çocukluğunu, babasının ona verdiği öğütleri, birlikte geçirdiğimiz mutlu günleri… Nerede hata yapmıştım? Onu bu kadar hırslı, acımasız biri yapan neydi? Oğuz’un bana olan kini, babasının ölümünden sonra daha da artmıştı. “Senin yüzünden babam öldü,” demişti bir gece, sarhoşken. Oysa ben, babasının ölümüne engel olamamış, en az onun kadar acı çekmiştim.
Karabas, hastane odasının kapısında günlerce bekledi. Hemşireler ona su ve yemek getirdi, herkes onun sadakatine hayran kaldı. Bir gece, Karabas’ın havlamasıyla uyandım. Oğuz, odama gizlice girmeye çalışıyordu. Göz göze geldik. “Anne, neden bana inanmıyorsun? Herkes senin tarafında!” diye bağırdı. “Oğuz, ben senin annenim. Sana zarar vermek istemem. Ama bana yaptıklarını nasıl affedebilirim?” dedim. Oğuz’un gözleri doldu, ama ardından öfkeyle kapıyı çarpıp çıktı.
Oğuz’un bana saldırdığına dair elimde delil yoktu. Herkes, “Oğuz böyle bir şey yapmaz,” diyordu. Ama Karabas’ın davranışları, köyde dedikoduya sebep oldu. Şükrü Amca, “Oğuz Hanım, oğlunuzun gözlerinde bir tuhaflık var,” dedi bir gün. “Dikkatli olun.” Ben ise, oğlumu kaybetmemek için susmayı seçtim. Ama içimdeki acı, her geçen gün büyüyordu.
Bir gün, avukatım aradı. “Oğuz Bey, mirasın tamamını almak için sizi akıl sağlığınızdan şüphe ettiriyor,” dedi. Şok oldum. Oğuz, beni akıl hastanesine yatırmak için mahkemeye başvurmuştu. Yıllarca emek verdiğim, uğruna her şeyimi feda ettiğim oğlum, şimdi beni tamamen hayatından silmek istiyordu. Karabas, yanımda oturup başını dizlerime koydu. “Sadece senin sadakatin gerçekmiş,” dedim gözyaşları içinde.
Mahkeme günü geldiğinde, Oğuz soğukkanlı bir şekilde ifade verdi. “Annem, babamın ölümünden sonra kendini toparlayamadı. Gerçeklikten koptu, sürekli bana iftira atıyor,” dedi. Ben ise, yaşadıklarımı anlatırken, gözyaşlarımı tutamadım. Hakim, Karabas’ın davranışlarını da dikkate aldı. Şükrü Amca ve köyden birkaç kişi, Oğuz’un son zamanlardaki tuhaf davranışlarını anlattı. Mahkeme, beni akıl hastanesine yatırmaya gerek olmadığına karar verdi. Oğuz, mahkeme çıkışında bana bakmadan uzaklaştı.
Eve döndüğümde, her şey değişmişti. Oğuz, evi terk etmiş, fabrikayı satmış, borçlarını ödemek için İstanbul’a gitmişti. Ben ise, Karabas’la baş başa kaldım. Yalnızlığımda, oğlumun bana yaptığı ihaneti düşünerek geceleri uyuyamaz oldum. Ama Karabas’ın varlığı, bana yeniden güven verdi. Onun sadakati, bana insanlardan daha değerli geldi.
Bir gün, Oğuz’dan bir mektup aldım. “Anne, affet beni. Hırsım gözümü kör etti. Şimdi her şeyimi kaybettim. Senin sevgini de…” diye yazmıştı. Mektubu okurken, gözyaşlarım süzüldü. Oğuz’u affedebilir miydim? Bunca ihanetten sonra, bir anne yüreği nasıl dayanırdı? Karabas başını dizlerime koydu, gözlerime baktı. “Sen olmasaydın, belki de bugün hayatta olmayacaktım,” dedim ona.
Şimdi, her gün Karabas’la birlikte deniz kenarında yürüyüşe çıkıyorum. Oğuz’dan bir daha haber almadım. İçimde bir boşluk, bir yara var. Ama hayatta kalmamı sağlayan şey, bir köpeğin sadakati oldu. İnsan, en güvendiği kişilerden bile ihanet görebilirken, bir hayvanın sevgisi ne kadar gerçek olabiliyor… Sizce, bir anne oğlunu affetmeli mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?