Bir Milyonerin Kızı Uçakta Ağladı—Ta Ki Fakir Bir Çocuk Hiç Beklenmedik Bir Şey Yapana Kadar
“Baba, eve gitmek istiyorum! Anne nerede?!” diye haykırdı Elif, gözyaşları yanaklarından süzülürken. Uçağın motor sesi bile onun çığlıklarını bastıramıyordu. İlk defa, iş seyahatim için onu yanımda götürmüştüm; New York’tan İstanbul’a dönerken, birinci sınıfta, herkesin huzurunu kaçıran tek çocuk bizimkiydi. Yanımdaki takım elbiseli adamlar, göz ucuyla bana bakıyor, hostesler ise çaresizce gülümsüyordu. Bir milyoner olarak, çoğu zaman paranın her sorunu çözebileceğine inanmıştım. Ama o an, Elif’in gözyaşları karşısında paramın hiçbir anlamı yoktu.
Küçük kızımın annesiyle ayrıldıktan sonra, ona hem anne hem baba olmaya çalışıyordum. Ama Elif’in annesini özlemesi, ne oyuncaklarla ne de lüks tatillerle geçmiyordu. O gün, iş toplantılarımın arasında ona yeterince vakit ayıramamıştım. Uçakta ise, elimdeki tableti, en sevdiği çizgi filmi, hatta yeni aldığı peluş ayısını bile sundum. Hiçbiri işe yaramadı. Elif’in gözleri, annesinin sıcaklığını arıyordu.
Yan koltukta oturan yaşlı bir kadın, bana hafifçe eğilip, “Evladım, belki biraz sarılmak iyi gelir,” dedi. Ama Elif, kucağıma bile gelmek istemedi. Uçaktaki herkes huzursuzdu; bazıları homurdanıyor, bazıları ise gözlerini devirmekle yetiniyordu. O an, kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.
Birden, arka sıralardan bir çocuk sesi duyuldu: “Ağlama, abla!” Başımı çevirdiğimde, eski püskü bir tişört giymiş, saçları dağınık, gözleri pırıl pırıl bir oğlan çocuğu gördüm. Yanında oturan annesi, başını öne eğmiş, utangaç bir şekilde oğlunu susturmaya çalışıyordu. Ama çocuk, annesinin elini bırakıp, Elif’in yanına doğru yürüdü. Hostesler şaşkınlıkla bakarken, ben de ne yapacağımı bilemedim.
Çocuk, Elif’in önünde durdu ve cebinden küçük, plastik bir araba çıkardı. “Bak, bu benim en sevdiğim oyuncağım. Seninle oynayabilir miyim?” dedi. Elif, gözyaşları arasında çocuğa baktı. O an, Elif’in ağlaması bir anda kesildi. Küçük elleriyle arabayı aldı, gözlerinde ilk defa bir parıltı belirdi. Çocuk, yere oturdu ve Elif’le birlikte arabayı sürmeye başladı. Uçağın birinci sınıfında, halının üstünde iki çocuk, dünyadan habersizce oyun oynuyordu.
Oğlanın annesi, mahcup bir şekilde bana baktı. “Kusura bakmayın, oğlum biraz hareketli,” dedi. Gülümsedim, “Hayır, tam aksine… Oğlunuz bugün bana çok şey öğretti.” dedim. O an, Elif’in gülümsemesiyle içimde bir şeyler kırıldı. Yıllardır iş dünyasında, insanları parayla etkileyebileceğimi sanmıştım. Ama bir çocuğun, sahip olduğu tek oyuncağı paylaşması, benim milyonlarca liramdan daha değerliydi.
Uçak inerken, Elif ve yeni arkadaşı Emir, birbirlerine sarıldılar. Elif, “Baba, Emir’le tekrar oynayabilir miyim?” diye sordu. O an, Emir’in annesinin gözlerinde yaşlar gördüm. Kadıncağız, eski bir çantadan çıkardığı mendille gözlerini sildi. “Biz, İstanbul’da Esenyurt’ta oturuyoruz. Eğer isterseniz, bekleriz,” dedi.
İçimde bir utanç dalgası yükseldi. Ben, Nişantaşı’nda lüks bir rezidansta yaşıyordum. Elif’in odası, Emir’in ailesinin tüm evinden büyüktü belki de. Ama o an, Elif’in mutluluğu için her şeyi yapmaya hazırdım. “Tabii ki, mutlaka görüşelim,” dedim.
Uçaktan indikten sonra, Elif’in elini tutarken, kendi çocukluğumu düşündüm. Ben de yoksul bir ailede büyümüştüm. Babam, bir fabrikada işçiydi; annem ise temizliklere giderdi. O zamanlar, bir oyuncağım bile yoktu. Ama mahalledeki arkadaşlarımla oynarken, dünyanın en mutlu çocuğu olurdum. Zengin olunca, geçmişimi unutmuştum. Elif’in gözyaşları ve Emir’in cömertliği, bana kim olduğumu hatırlattı.
Ertesi hafta, Elif’in ısrarıyla Emir’in evine gittik. Esenyurt’un dar sokaklarında, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşıyorlardı. Kapıyı açan Emir’in annesi, bizi içeri davet etti. Evdeki mütevazı ortam, bana çocukluğumu anımsattı. Elif ve Emir hemen oynamaya başladılar. Ben ise Emir’in annesiyle mutfakta çay içtim. Kadıncağız, “Eşim iki yıl önce iş kazasında vefat etti. Emir’le tek başıma mücadele ediyorum,” dedi. Gözlerim doldu. “Çok güçlü bir annesiniz,” dedim. O an, kendi yalnızlığımla onun yalnızlığını karşılaştırdım. Benim yalnızlığım lüks içinde, onunki ise hayatta kalma mücadelesiydi.
Elif, eve dönerken, “Baba, Emir’e yeni oyuncaklar alalım mı?” dedi. O an, Elif’in büyüdüğünü hissettim. Ona, “Tabii ki kızım, ama en önemlisi, arkadaşlığınızı kaybetmeyin,” dedim. O günden sonra, Elif ve Emir ayrılmaz ikili oldular. Ben de Emir’in annesine iş bulmasına yardımcı oldum. Hayatımda ilk defa, paramı gerçekten iyi bir şey için kullandığımı hissettim.
Ama asıl değişim, Elif’in gözlerinde oldu. Artık, oyuncaklar ya da lüks tatiller değil, gerçek dostluklar ve paylaşımlar onu mutlu ediyordu. Ben ise, yıllardır unuttuğum insanlığımı yeniden bulmuştum. O uçak yolculuğu, bana paranın her şeyi satın alamayacağını, gerçek bağların ise yürekten geldiğini gösterdi.
Şimdi bazen kendi kendime soruyorum: “Acaba, zenginliğimle neleri kaybettim? Gerçek mutluluk, sahip olduklarımızda mı, yoksa paylaştıklarımızda mı gizli?” Sizce, insanı insan yapan nedir?