Statüsüz Kadın: Bir Evliliğin Sessiz Çığlığı

“Zeynep, hadi ama, geç kalacağız!” diye seslendi Eren, salondan. O an aynada kendime bakarken, içimde bir şeylerin eksik olduğunu hissettim. Koyu lacivert elbisem, annemin bana düğün hediyesi olarak aldığı inci küpeler, hepsi yerli yerindeydi. Saçımı özenle toplamıştım, makyajım sade ama kusursuzdu. Ama gözlerimdeki yorgunluğu, içimdeki boşluğu hiçbir şey gizleyemiyordu. Eren’in iş arkadaşlarıyla buluşacağımız o akşam, hayatımın dönüm noktası olacağını bilmiyordum.

Evin kapısından çıkarken Eren’in bana bakışı, sanki bir yabancıya bakar gibiydi. “Hazır mısın?” dedi, sesi nötr, duygusuzdu. “Hazırım,” dedim, ama içimden geçenleri söyleyemedim. Arabaya bindiğimizde, Eren’in telefonu hiç susmuyordu. Bir yandan direksiyonu tutuyor, bir yandan da iş arkadaşlarıyla mesajlaşıyordu. Ben ise camdan dışarı bakıyor, İstanbul’un gece ışıkları arasında kayboluyordum. İçimde, yıllardır bastırdığım bir huzursuzluk vardı. Eren’le evlendiğimizden beri, hep onun gölgesinde kalmıştım. Kendi adım, kendi hayallerim, kendi kimliğim sanki bu evlilikte eriyip gitmişti.

Restorana vardığımızda, Eren’in arkadaşları çoktan toplanmıştı. Masada altı kişi vardı: Selim, Burcu, Onur, Ayşe, Murat ve tabii ki Eren. Herkes birbirine sarılıyor, neşeyle sohbet ediyordu. Ben ise masanın ucunda, sessizce oturdum. Burcu, bana dönüp “Ne iş yapıyorsun Zeynep?” diye sorduğunda, bir an duraksadım. Eskiden öğretmendim, ama Eren’in isteğiyle işimi bırakmıştım. “Şu an çalışmıyorum,” dedim kısık bir sesle. Burcu’nun gözlerinde hafif bir şaşkınlık gördüm, sonra konuyu değiştirdi. O an, masada görünmez olduğumu hissettim. Sanki sadece Eren’in eşi olarak oradaydım, kendi başıma bir varlığım yoktu.

Yemek boyunca Eren, işten, projelerden, terfilerden bahsetti. Benimle ilgili tek bir kelime etmedi. Ayşe, “Eren, Zeynep’le nasıl tanıştınız?” diye sorduğunda, Eren gülerek “Bir arkadaş vasıtasıyla, klasik hikaye işte,” dedi. Oysa bizim hikayemiz hiç de klasik değildi. Üniversitede tanışmış, birlikte hayaller kurmuştuk. Ama o hayallerin çoğu, evlendikten sonra Eren’in isteklerine göre şekillenmişti. Benim hayallerim, isteklerim, birer birer yok olmuştu.

Gece ilerledikçe, masadaki sohbetler daha da samimileşti. Onur, “Eren, Zeynep’i neden hiç ofise getirmiyorsun?” diye sordu. Eren hafifçe güldü, “Zeynep evde daha mutlu, dışarıda pek rahat edemiyor,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Benim adıma karar verilmişti, benim hislerim hiç sorulmamıştı. Masadakiler gülüştü, ama ben gülümseyemedim. İçimde bir öfke, bir hüzün kabardı. O gece, eve dönerken arabada derin bir sessizlik vardı. Eren, telefonuyla meşguldü. Ben ise gözlerim dolu dolu, camdan dışarı bakıyordum.

Eve vardığımızda, Eren hemen salona geçti, televizyonu açtı. Ben ise yatak odasına gidip, aynanın karşısına oturdum. Kendi kendime sordum: “Ben kimim? Sadece Eren’in eşi mi, yoksa kendi başına bir insan mıyım?” O an, yıllardır bastırdığım duygularım bir bir yüzeye çıktı. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, evlilik fedakarlık ister.” Ama neden hep ben fedakarlık yapıyordum? Neden kendi hayatımdan, hayallerimden vazgeçmek zorundaydım?

Ertesi sabah, Eren işe giderken bana “Akşam annemler gelecek, yemek hazır olsun,” dedi. Yine bir emir, yine bir beklenti. O gün mutfakta yemek yaparken, ellerim titriyordu. Annemle telefonda konuşmak istedim, ama ona da içimi dökemiyordum. Çünkü o da yıllarca babamın gölgesinde yaşamış, kendi hayatını hep ikinci plana atmıştı. O akşam, Eren’in ailesi geldiğinde, sofrada yine aynı roller dağıtıldı. Ben hizmet eden, sessiz kalan, sadece gülümseyen biriydim. Kayınvalidem, “Zeynep, Eren’in işleri çok yoğun, ona iyi bakmalısın,” dediğinde, içimden bir çığlık attım. Ama dışarıdan sadece başımı salladım.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, Eren’le yatak odasında tartıştık. “Neden hep senin isteklerin önemli? Benim hayallerim, benim ihtiyaçlarım ne olacak?” dedim. Eren şaşkınlıkla bana baktı, “Ne istiyorsun Zeynep? Her şeyimiz var, daha ne olsun?” dedi. O an, aramızdaki uçurumun ne kadar derin olduğunu fark ettim. “Ben sadece bir eş değilim, ben de bir insanım!” diye bağırdım. Eren sessiz kaldı, sonra odadan çıktı. O gece sabaha kadar ağladım. Kendi hayatımın, kendi kimliğimin peşinden gitmek istiyordum. Ama korkuyordum. Toplumun, ailemin, Eren’in beklentileri arasında sıkışıp kalmıştım.

Günler geçtikçe, içimdeki huzursuzluk büyüdü. Bir gün, eski öğrencilerimden biriyle karşılaştım. “Öğretmenim, sizi çok özledik,” dedi. O an gözlerim doldu. Öğretmenlik yaptığım günleri, öğrencilerimin gözlerindeki sevgiyi hatırladım. O gün eve döndüğümde, Eren’e “Yeniden çalışmak istiyorum,” dedim. Eren’in yüzü asıldı, “Evde kalman daha iyi, işin ne gereği var?” dedi. O an, kararımı verdim. Kendi hayatımı geri almak istiyordum. Ertesi gün, eski okulumun müdürünü aradım. Yeniden öğretmenlik yapmaya başladım. İlk gün derse girdiğimde, öğrencilerimin gözlerindeki heyecanı gördüm. O an, yıllardır hissetmediğim bir mutluluğu yaşadım.

Eren, bu kararıma çok kızdı. Günlerce konuşmadık. Ama ben ilk kez kendim için bir şey yapmıştım. Anneme anlattığımda, o da önce karşı çıktı, sonra gözleri doldu. “Belki de haklısın kızım,” dedi. Hayatımda ilk kez, kendi kimliğimi, kendi değerimi hissettim. Artık sadece bir eş değil, kendi başına bir insan olduğumu biliyordum. Ama bu yol kolay değildi. Toplumun, ailenin, eşin baskısı hâlâ üzerimdeydi. Ama artık korkmuyordum. Çünkü biliyordum ki, kendi hayatımı yaşamak benim de hakkımdı.

Şimdi, geceleri aynanın karşısına geçtiğimde, gözlerimdeki yorgunluğun yerini umut aldı. Kendi hikayemi yazmaya başladım. Peki sizce, bir kadının kendi hayatını seçmesi bencillik mi, yoksa cesaret mi? Siz olsanız, hangi yolu seçerdiniz?