Zorla Evlendiğim Soğuk Milyoner: Geçmişimin Gerçekleri Her Şeyi Yıktı
“Bunu yapmak zorundasın Elif. Başka çaremiz yok!” Annemin sesi, mutfakta yankılanırken ellerim titriyordu. Babamın borçları, kardeşimin hastalığı ve evimizin ipotek altında olması… Hepsi bir anda üzerime çökmüştü. O sabah, güneş bile doğmamıştı ama içimdeki karanlık çoktan her yeri sarmıştı. Annem gözlerimin içine bakarak, “Yusuf Bey seni istiyor. O adamla evlenirsen, borçlarımızı silecek,” dediğinde, içimde bir şeyler koptu. Yusuf Demir… Soğuk, mesafeli, duygusuz bir adam. Onunla ilgili tek bildiğim, iş dünyasında acımasızlığıyla tanındığıydı. Ama kimse bilmiyordu ki, Yusuf’un hayatımda çok daha derin bir izi vardı.
O gece, odamda tek başıma otururken, annemin sözleri kulaklarımda çınladı. “Aileni düşün Elif. Kardeşin için…” Kardeşim Zeynep’in hastane odasında bana umutla bakan gözlerini hatırladım. O an, kendi hayatımı feda etmekten başka çarem olmadığını anladım. Sabah Yusuf’un köşküne gittiğimizde, annem ellerimi sımsıkı tuttu. Yusuf, büyük salonun ortasında, siyah takım elbisesiyle dimdik duruyordu. Gözlerinde ne bir sıcaklık ne de bir umut vardı. Sadece bir anlaşma yapıyormuşuz gibi, “Evlilik sözleşmesini imzalarsan, aileni kurtarırım,” dedi. Sesi buz gibiydi. Ben ise, gözlerimi yere indirip titreyen ellerimle kalemi tuttum. O an, hayatımın geri kalanını bir yabancının yanında geçireceğimi biliyordum.
Düğünümüz sade ve soğuktu. Ne bir kutlama, ne bir mutluluk… Sadece birkaç aile büyüğü ve Yusuf’un iş arkadaşları. Annem, gözyaşlarını saklamaya çalışırken, babam utançtan başını kaldıramıyordu. Yusuf ise, bana bir kere bile gülümsemedi. O gece, köşkün soğuk odasında yalnız başıma otururken, içimdeki boşluk büyüdü. Yusuf, odasına çekilmişti. Kapıdan çıkarken sadece, “Kurallara uyarsan, sorun yaşamayız,” dedi. O an, bir mahkum gibi hissettim kendimi.
Günler geçtikçe, Yusuf’un gerçek yüzünü daha yakından görmeye başladım. Evde sürekli bir sessizlik hâkimdi. Hizmetçiler bile Yusuf’tan çekiniyor, göz göze gelmemeye çalışıyordu. Bir gün, mutfakta hizmetçi Ayşe ablayla konuşurken, “Yusuf Bey’in kalbi yıllar önce kırıldı. O günden beri kimseye güvenmez,” dedi. Ama kimse, o kırık kalbin ardındaki hikayeyi bilmiyordu. Ben ise, Yusuf’un bana neden bu kadar mesafeli davrandığını anlamaya çalışıyordum.
Bir gece, Yusuf’un çalışma odasından gelen tartışma sesleriyle irkildim. Kapı aralığından baktığımda, Yusuf’un annesiyle kavga ettiğini gördüm. Kadıncağız, “Bu kızı niye seçtin Yusuf? Hâlâ geçmişin peşini bırakmadın mı?” diye bağırıyordu. Yusuf ise, “Bu benim hayatım anne. Karışma!” diye karşılık verdi. O an, içimde bir şüphe doğdu. Yusuf’un geçmişinde ne vardı ki, beni seçmişti?
Bir sabah, Yusuf’un eski fotoğraflarını buldum. Fotoğraflardan birinde, Yusuf genç bir kızla gülümseyerek poz veriyordu. Kızın yüzü bana çok tanıdık geldi. Fotoğrafın arkasında, “Sonsuza kadar dostuz – Elif” yazıyordu. O an, beynimden vurulmuşa döndüm. Bu, çocukluğumda kaybettiğim en yakın arkadaşım Elif’ti. Ama ben Elif’tim! Fotoğraftaki kız, ben değildim. Anneme koşup fotoğrafı gösterdiğimde, yüzü bembeyaz oldu. “Anlat anne! Bu kim?” diye bağırdım. Annem gözyaşları içinde, “O kız, senin ablandı. Sen daha doğmadan önce… Yusuf’la nişanlanmışlardı. Ama bir kaza sonucu ablanı kaybettik. Yusuf o günden beri kimseye güvenmedi. Senin adını da ablanın anısına koyduk,” dedi.
Dünyam başıma yıkıldı. Ben, ablamın yerine konulmuş bir gölgeydim. Yusuf’un bana olan soğukluğunun, sevgisizliğinin sebebi, geçmişte yaşadığı acıydı. O gece, Yusuf’la yüzleşmeye karar verdim. Onun odasına girip, “Neden beni seçtin? Benimle evlenmek istemedin, sadece geçmişini mi yaşatmak istedin?” diye sordum. Yusuf, ilk defa gözlerimin içine baktı. Gözlerinde bir damla yaş vardı. “Senin hiçbir suçun yok Elif. Ama ben, ablanı kaybettiğimde içimde bir şeyler öldü. Seninle evlenmek… Belki de geçmişi onarır sandım. Ama her gün, seni gördükçe, kaybettiğim her şeyi hatırlıyorum,” dedi. O an, Yusuf’un da benim kadar acı çektiğini anladım.
Ama bu evlilik, ikimiz için de bir hapishaneye dönüşmüştü. Annem, “Zamanla alışırsınız,” dese de, ben her geçen gün daha da yalnızlaşıyordum. Kardeşim Zeynep’in hastalığı ilerliyordu. Hastane masrafları, Yusuf’un desteğiyle karşılanıyordu ama ben her gece, kendi hayatımın ellerimden kayıp gittiğini hissediyordum. Bir gün, Zeynep’in yanında otururken, “Ablacığım, mutlu musun?” diye sordu. Gözlerim doldu. “Bazen, insan başkaları için yaşamak zorunda kalıyor Zeynep. Ama bazen de, kendi mutluluğunu aramak gerekiyor,” dedim. O an, ilk defa kendi hayatım için bir şey yapmak istedim.
Yusuf’la konuşmaya karar verdim. Ona, “Bu evlilik ikimiz için de bir yük. Belki de, geçmişi bırakıp, kendi yolumuza gitmeliyiz,” dedim. Yusuf uzun süre sustu. Sonra, “Belki de haklısın Elif. Ben seni sevmeyi hiç öğrenemedim. Ama sana minnettarım. Aileni kurtardın, bana da geçmişimle yüzleşme cesareti verdin,” dedi. O gece, ilk defa Yusuf’la dostça konuştuk. Sabah, Yusuf bana boşanma teklif etti. “Kendi hayatını yaşa Elif. Ben de kendi yolumu bulmaya çalışacağım,” dedi.
Boşandıktan sonra, ailemle birlikte küçük bir eve taşındık. Zeynep’in tedavisi devam etti. Ben ise, üniversiteye geri dönüp, kendi ayaklarım üzerinde durmaya başladım. Yusuf’la yollarımız ayrıldı ama ona karşı bir öfke duymuyordum. Sadece, geçmişin gölgesinde yaşamanın ne kadar zor olduğunu anlamıştım.
Şimdi, geceleri yıldızlara bakarken, kendi hayatımı yeniden kurduğum için gurur duyuyorum. Ama bazen, “Acaba başka bir yol olsaydı, daha mutlu olur muyduk?” diye düşünmeden edemiyorum. Sizce, insan ailesi için kendi hayatından vazgeçmeli mi? Yoksa herkes kendi mutluluğunun peşinden mi gitmeli?