Kocaman Bir Yalnızlık: Bir Türk Kadınının Hayatta Kalma Mücadelesi
“Sibel, kalk! Hemen hazırlan, çıkıyoruz!”
Kocam Murat’ın sesi gecenin bir yarısı, evin içinde yankılandı. Gözlerimi açtığımda, başucumda öfkeyle dikilen adamı gördüm. Yıllardır birlikte yaşadığım, çocuklarımın babası, bana bir yabancı gibi bakıyordu. “Ne oluyor Murat? Saat kaç?” dedim, sesim titriyordu. O ise cevap vermedi, sadece kolumdan tuttu ve beni yataktan kaldırdı. İçimde bir şeylerin çok yanlış olduğunu hissettim.
O gece, kasabanın dışındaki ormana kadar arabayla gittik. Yol boyunca tek kelime etmedi. Arabadan indiğimizde, soğuk hava yüzüme çarptı. “Burada kalacaksın,” dedi. “Bundan sonra bizimle işin yok. Herkes her şeyi öğrendi.”
O an anladım. Bir hafta önce, hastanede yaşanan bir olay yüzünden kasaba çalkalanıyordu. Bir hastam, genç bir kız, acil sezaryenle doğum yapmak zorunda kalmıştı. Kızın ailesi, doğumu gizli tutmak istemişti, çünkü kız evli değildi. Ben ise, tıbbi gereklilikten dolayı müdahale ettim ve hayatını kurtardım. Ama kasabada dedikodu çabuk yayılır. Kızın ailesi, benim yüzümden rezil olduklarını söyleyip Murat’a baskı yapmıştı. Meğer Murat, kasabanın zenginlerinden Ayşe Hanım’ın kızıyla ilişkisi olduğunu saklıyormuş. Şimdi, bana sırtını dönmek için bir bahane arıyormuş.
Ormanın ortasında, tek başıma kaldım. Telefonumu almıştı. Cüzdanım yoktu. Sadece pijamalarım ve üzerime aldığım ince bir hırka vardı. Ay ışığında, ağaçların arasında yürümeye başladım. Kafamda binlerce düşünce: Çocuklarım nerede? Annem ne yapacak? Ben şimdi ne olacağım?
Bir süre sonra, kasabanın kenarındaki eski değirmene vardım. Orada, çocukluğumdan beri tanıdığım komşumuz Emine Teyze’nin ışığı yanıyordu. Kapıyı çaldım. “Sibel, ne haldesin böyle?” dedi, gözleri doldu. İçeri aldığında, titreyen ellerimle bir bardak su içtim. “Murat beni ormanda bıraktı. Herkes bana düşman oldu,” dedim. Emine Teyze başını salladı. “Kızım, sen doğru olanı yaptın. Ama bu kasabada kimse gerçeği duymak istemez.”
Ertesi sabah, kasabada dedikodular iyice yayılmıştı. Hastaneye gitmeye çalıştım, ama başhekim beni kapıdan çevirdi. “Sibel Hanım, sizinle çalışamayız artık. Kasabanın huzurunu bozdunuz,” dedi. O an, hayatımın en büyük yalnızlığını hissettim. Herkes bana sırtını dönmüştü. Annem, telefonda ağlayarak “Kızım, ne yaptın sen?” dedi. Çocuklarımı göremiyordum. Murat, onları annesine götürmüş, bana yasak koymuştu.
Günlerce Emine Teyze’nin evinde kaldım. Kasaba halkı beni dışladı. Markete gittiğimde, arkamdan fısıldaşıyorlardı. “Bak, o kadın işte. Kendi yuvasını yıktı,” diyorlardı. Oysa ben sadece bir hayat kurtarmıştım. Vicdanım rahattı, ama kalbim paramparçaydı.
Bir gece, Emine Teyze’nin kapısı çalındı. Gelen, Murat’ın sevgilisi olduğu ortaya çıkan Zeynep’ti. Gözleri korku doluydu. “Sibel abla, annem fenalaştı. Senin yardımına ihtiyacımız var. Lütfen, ne olur gel,” dedi. İçimde bir öfke kabardı. Beni bu hale getirenler, şimdi benden yardım istiyordu. Ama doktorluk yeminim aklıma geldi. “Hastam kim olursa olsun, yardım ederim,” dedim kendi kendime.
Zeynep’in annesi Ayşe Hanım, kasabanın en zengin kadınıydı. Yıllardır bana tepeden bakardı. Şimdi, yatağında kıvranıyordu. Hemen müdahale ettim. Kalp krizi geçiriyordu. Ambulans gelene kadar ilk müdahaleyi yaptım, hayatını kurtardım. O an, Ayşe Hanım’ın gözlerinde minnet gördüm. “Sibel, hakkını helal et,” dedi kısık bir sesle.
O gece, kasabada bir şeyler değişti. Ayşe Hanım, herkese benim hayatını kurtardığımı anlattı. Murat, utanç içinde yanıma geldi. “Sibel, affet beni. Çok büyük hata yaptım,” dedi. Ama içimde ona karşı hiçbir şey kalmamıştı. “Çocuklarımı görmek istiyorum,” dedim sadece. O da başını eğdi, “Tabii, ne zaman istersen,” dedi.
Kasaba halkı yavaş yavaş bana yaklaşmaya başladı. Ama ben artık eski Sibel değildim. Herkesin sevgisine, onayına ihtiyacım olmadığını anladım. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim. Hastaneye geri dönmedim. Bunun yerine, Emine Teyze ile birlikte kadınlara yönelik bir sağlık merkezi kurduk. Kasabanın dışladığı genç kızlara, annelere, yaşlılara yardım ettik.
Bir gün, çocuklarım yanıma geldi. “Anne, seni çok özledik,” dediler. Onları kucakladığımda, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Hayatta en önemli şey, vicdanın rahat olmasıymış,” dedim onlara.
Şimdi, geceleri bazen o ormanda yalnız kaldığım anı hatırlıyorum. Karanlık, soğuk ve korku… Ama biliyorum ki, o gece olmasaydı, gerçek gücümü asla keşfedemezdim.
Bazen düşünüyorum: İnsan, en çok kimden vazgeçmeli? Kendisini yok sayanlardan mı, yoksa kendisini sevenlerden mi? Siz olsaydınız, bana ihanet edenlere yardım eder miydiniz?