Bir Kapı Kapanırken: Elif’in Sessiz Çığlığı
“Git o zaman, Murat! Gerçekten gitmek istiyorsan, kapı orada!” diye bağırdım. Sesim titriyordu ama gözlerimden yaşlar akmasın diye kendimi zor tutuyordum. Murat bir an durdu, bana baktı, gözlerinde öfke ve kırgınlık birbirine karışmıştı. “Elif, her şey bu kadar kolay mı sanıyorsun? Ben de yoruldum, ben de tükendim!” dedi ve ceketini alıp kapıyı sertçe çarptı. O an, evin içindeki sessizlik bir bıçak gibi kesildi. Murat’ın ayak sesleri merdivenlerden uzaklaşırken, ben eski koltuğa çöktüm. O koltuk, rahmetli babaannemden kalmaydı; çocukken ona sarılıp ağladığım günleri hatırladım. Şimdi yine aynı şekilde, dizlerimi karnıma çekip, usulca ağlamaya başladım. Sanki çocukluğumun korkuları, annemin sessiz gözyaşları, babamın öfkeli bakışları hepsi birden geri gelmişti.
İçimdeki fırtına dinmiyordu. Oysa Murat’la evlendiğimizde her şey ne kadar güzeldi. Onunla ilk tanıştığımızda, Kadıköy’de bir kafede oturmuş, saatlerce hayallerimizden konuşmuştuk. O zamanlar, hayatın bu kadar ağır olabileceğini hiç düşünmemiştim. Evlenince her şeyin daha kolay olacağını sanmıştım. Ama zamanla, iş stresi, geçim derdi, ailelerin beklentileri, hepsi üst üste geldi. Murat’ın annesi, her fırsatta bana laf sokar, “Bizim zamanımızda kadınlar böyle yapmazdı,” derdi. Ben ise içimden “Benim zamanımda da kadınlar hayallerini gömerdi,” diye geçirirdim. Ama hiçbir zaman yüksek sesle söyleyemedim.
Bir gün, işten eve yorgun argın döndüğümde, Murat’ı salonda oturmuş, televizyona boş boş bakarken bulmuştum. “Murat, akşam yemeği için ne istersin?” diye sordum. O ise başını kaldırmadan, “Ne yaparsan yap,” dedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Sanki evliliğimizin ilk günlerindeki o sıcaklık, yerini soğuk bir rutine bırakmıştı. Annem aradığında, “Kızım, iyi misin?” diye sorardı. Ben de her seferinde, “İyiyim anne, her şey yolunda,” derdim. Oysa hiçbir şey yolunda değildi. İçimde bir boşluk, bir yalnızlık büyüyordu.
Bir akşam, Murat işten geç geldi. Yorgun ve sinirliydi. “Yine mi makarna, Elif? Hiç mi başka bir şey düşünemiyorsun?” dedi. O an, içimde biriken her şey patladı. “Sen de hiç yardım etmiyorsun! Her şey bana mı kaldı?” diye bağırdım. O gece, ilk defa birbirimize bu kadar sert konuştuk. Sonra günlerce konuşmadık. Evdeki sessizlik, duvarlara sinmişti. Sanki her köşe, her eşya, kavganın izlerini taşıyordu.
Bir sabah, işe gitmek için hazırlanırken, aynada kendime baktım. Gözlerimin altı morarmış, yüzüm solgunlaşmıştı. “Bu ben miyim?” dedim kendi kendime. O eski neşeli Elif gitmiş, yerine yorgun, umutsuz bir kadın gelmişti. İş yerinde de kimseye bir şey belli etmemeye çalışıyordum. Arkadaşım Zeynep, “Elif, iyi misin? Son zamanlarda çok dalgınsın,” dediğinde, gülümseyip geçiştiriyordum. Oysa içimde fırtınalar kopuyordu.
Bir gün, annem beni aradı. “Kızım, babanla kavga ettik. Yine eski günler gibi…” dedi. Annemin sesi titriyordu. O an, çocukluğumun o karanlık günleri aklıma geldi. Babamın öfkesi, annemin sessizliği… Hep susardık, hep sineye çekerdik. Ben de şimdi aynısını yapıyordum. Kendi hayatımda, kendi evimde, aynı sessizliği yaşıyordum. O an karar verdim, bu döngüyü kırmalıydım.
O akşam, Murat eve geldiğinde, ona oturup konuşmak istediğimi söyledim. “Murat, böyle devam edemeyiz. İkimiz de mutsuzuz. Ne yapmamız gerektiğini bilmiyorum ama böyle susarak, birbirimizi kırarak bir yere varamayız,” dedim. Murat başını öne eğdi. “Ben de bilmiyorum, Elif. Çok yoruldum. İşte de, evde de… Sanki her şey üstüme geliyor,” dedi. O an, ilk defa birbirimize gerçekten açıldık. Gözlerimiz doldu. Ama yine de, çözüm bulamadık. Sadece acımızı paylaştık.
Bir hafta sonra, Murat yine geç geldi. Bu sefer hiç konuşmadı. Sadece odasına geçti, kapıyı kapattı. Ben ise mutfakta, eski fotoğraflarımıza bakarken, gözyaşlarımı tutamadım. O eski mutlu günler, şimdi çok uzakta kalmıştı. Ertesi sabah, Murat kahvaltı bile yapmadan çıktı. Kapıdan çıkarken, “Belki de biraz ayrı kalmak iyi gelir,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. “Gitmek istiyorsan, git Murat,” dedim. Sesim titriyordu ama gözlerimden yaşlar akmasın diye kendimi zor tuttum. Murat kapıyı çekip gittiğinde, evdeki sessizlik yine bir bıçak gibi kesildi.
O gün, bütün gün evde oturdum. Eski koltuğa oturup, çocukluğumun korkularına döndüm. Annemin gözyaşlarını, babamın öfkesini, kendi yalnızlığımı düşündüm. “Neden hep kadınlar susar? Neden hep biz sineye çekeriz?” diye sordum kendime. O an, ağlamaya başladım. Sessizce, kimse duymasın diye. Tıpkı çocukken yaptığım gibi. Ağladım, ağladım… Sonra birden, içimde bir güç hissettim. “Artık susmayacağım,” dedim. “Kendi hayatımı, kendi mutluluğumu kuracağım.”
O akşam, annemi aradım. “Anne, ben de mutsuzum. Murat’la aramızda sorunlar var,” dedim. Annem bir süre sustu, sonra “Kızım, ben de yıllarca sustum. Ama keşke konuşsaydım. Keşke kendi hayatımı kuracak cesaretim olsaydı,” dedi. O an, annemle ilk defa bu kadar açık konuştuk. İkimiz de ağladık. Ama bu sefer, gözyaşlarımız bir umuda dönüştü.
Şimdi, Murat’la ayrı yaşıyoruz. Belki bir gün tekrar bir araya geliriz, belki de yollarımız tamamen ayrılır. Ama artık biliyorum ki, kendi hayatımın sorumluluğu bende. Kendi mutluluğum için mücadele etmeliyim. Belki de en zor olanı, susmamak, korkmamak ve kendim olabilmek. Sizce, bir kadın ne zaman gerçekten özgür olur? Ya da, mutluluğu bulmak için ne kadar cesur olmak gerekir?