Bir Bayram Günü: Zoraki Misafirliğin Ardındaki Yorgunluk
“Ayşe, aç kapıyı! Geldik!” diye bağırıyordu Gülseren, apartmanın merdivenlerinde yankılanan sesiyle. Daha sabah kahvemi içememiş, saçımı bile tarayamamıştım. Bayram sabahıydı, evde sessizce oturup annemi anmak, biraz huzur bulmak istiyordum. Ama Gülseren’in bu ani baskınları artık alışkanlık olmuştu. Her bayram, her kandil, her özel günde, elinde poğaça tepsisi, yanında iki çocuğu ve bir sürü dertle kapımda biterdi. Sanki benim hayatım, onun için bir mola yeriymiş gibi.
Kapıyı açtım, yüzümde zoraki bir tebessüm. “Hoş geldiniz,” dedim, ama içimden geçenleri duysa, belki bir daha gelmezdi. Gülseren’in gözleri parlıyordu, çocuklar ise çoktan salona koşmuş, koltuğun üstüne atlamıştı. “Ayşe abla, bak ne getirdik!” diye bağırdı küçük olan, elinde çikolata kutusuyla. Gülseren ise mutfağa yöneldi, “Sen otur, ben hemen çay koyarım,” dedi. Ama ben oturmak istemiyordum. O an, kendi evimde yabancı gibi hissettim.
İçimde bir öfke kabardı. Annemin ölümünden sonra, bu evde huzur bulmak için ne kadar uğraştığımı kimse bilmiyordu. Herkes, özellikle de Gülseren, benim yalnızlığımı bir davet gibi algılıyordu. Sanki yalnızsan, kapın herkese açık olmalıydı. Ama kimse, yalnızlığın da bir hakkı olduğunu düşünmüyordu.
Gülseren, mutfakta dolanırken, “Ayşe, senin evin ne güzel kokuyor. Yalnız yaşamak sana yaramış vallahi. Benim evde çocuklar bir dakika durmuyor, her yer dağınık,” dedi. Sözlerinde bir kıskançlık, bir sitem vardı. Ben ise sadece başımı salladım. “Çocuklar büyüdükçe daha da zor oluyor,” diye devam etti. “Keşke sen de evlensen, bir çocuk yapsan. Bak, bayramda evin şenlenir.”
İşte o an, içimde bir şeyler koptu. Yıllardır duyduğum bu cümle, bu beklenti, bu baskı… Sanki hayatımın eksik olduğunu, tamamlanmamış bir hikaye olduğumu yüzüme vuruyordu. Oysa ben, annemi kaybettikten sonra, kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyordum. Kimseye yük olmadan, kimseyi de yük etmeden…
Çocuklar salonda televizyonun sesini açmış, bağırış çağırış oynuyordu. Gülseren ise bana dönüp, “Ayşe, senin için de poğaça getirdim. Hadi, sofrayı kuralım,” dedi. Ama ben sofrayı kurmak istemiyordum. O an, içimdeki yorgunluk, öfkeye dönüştü. “Gülseren, bak,” dedim, sesim titreyerek. “Ben bugün yalnız kalmak istiyordum. Annemi anmak, biraz huzur bulmak… Her bayram, her özel günde böyle ansızın gelmeniz beni yoruyor. Lütfen, bir dahaki sefere gelmeden önce haber ver. Belki de yalnız kalmak istiyorumdur.”
Gülseren’in yüzü bir anda düştü. “Ayşe, biz seni yalnız bırakmak istemiyoruz. Aile dediğin böyle olur. Hem çocuklar da seni çok seviyor,” dedi, sesi kırık. Ama ben, ilk kez kendi sınırlarımı korumak için geri adım atmadım. “Biliyorum, ama bazen insanın yalnız kalmaya da ihtiyacı var. Benim de var. Lütfen, bunu anla,” dedim.
Bir süre sessizlik oldu. Çocuklar bile sustu, sanki evdeki havayı hissetmişlerdi. Gülseren, poğaça tepsisini tezgaha bıraktı, gözleri doldu. “Sen de haklısın belki,” dedi, ama sesi inatçıydı. “Ama ben de yalnızım. Kocam sabah işe gidiyor, akşam geç geliyor. Annemle babam uzakta. Sen olmasan, kime gideceğim?”
İşte o an, Gülseren’in de yalnızlığını gördüm. Ama bu, benim yalnızlığımı yok saymak anlamına gelmemeliydi. “Gülseren, birbirimize destek olalım, ama birbirimizin sınırlarına da saygı gösterelim. Ben seni seviyorum, çocuklarını da. Ama bazen, gerçekten yalnız kalmaya ihtiyacım var,” dedim.
Gülseren başını eğdi, çocuklarını çağırdı. “Hadi çocuklar, Ayşe ablanız bugün biraz dinlensin,” dedi. Çocuklar suratlarını astı, ama usulca ayakkabılarını giydiler. Gülseren kapıdan çıkarken, “Kırıldıysan özür dilerim. Ama bil ki, kapın bana her zaman açık,” dedi. Ben ise, “Sen de bana haber ver, olur mu?” dedim, gülümsemeye çalışarak.
Kapı kapandıktan sonra, derin bir nefes aldım. Ev sessizleşti. O an, ilk kez kendi sınırlarımı koruduğum için kendimle gurur duydum. Ama bir yandan da, Gülseren’in gözlerindeki kırgınlık aklımdan çıkmıyordu. Acaba çok mu sert davrandım? Aile olmak, bazen birbirimizin alanına girmek demekti, ama nerede durmamız gerektiğini bilmek de önemliydi.
O günden sonra, Gülseren bir süre aramadı. Bayramdan sonraki hafta, bir mesaj attı: “Ayşe, nasılsın? Çocuklar seni soruyor. Uygun olduğunda görüşelim mi?” O mesajı okurken, içimde bir huzur hissettim. Artık, ilişkimizin dengesi değişmişti. Benim de bir alanım, bir söz hakkım vardı.
Şimdi düşünüyorum da, aile olmak gerçekten de sadece kapıyı açmak, sofrayı kurmak değil. Bazen, kapıyı kapatmayı da bilmek gerekiyor. Peki sizce, aileye sınır koymak bencillik mi, yoksa kendimize saygı mı?