Fazla Endişe

— Yeter artık, anne! Gerçekten, sabahın altısında kim kızartma yapar?

Sesim titriyordu, ama öfkemin arkasında yorgunluk ve çaresizlik vardı. Annem, kırmızı önlüğüyle mutfağın ortasında durmuş, elinde tahta spatula, bana bakıyordu. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık, ardından hemen o tanıdık, korumacı bakış belirdi.

— Kızım, senin için yapıyorum. Akşama işten yorgun geliyorsun, bari güzel bir yemek yesin dedim.

O an, içimde bir şeyler koptu. Yıllardır annemin bu “fazla ilgisi” yüzünden boğuluyordum. Üniversiteyi bitirip eve döndüğümden beri, kendi hayatımı kurmak için attığım her adımda, annemin gölgesi üzerimdeydi.

Adım Elif. Yirmi sekiz yaşındayım. İstanbul’da, küçük bir apartman dairesinde, annemle birlikte yaşıyorum. Babamı kaybettiğimizden beri, annem bana hem anne hem baba olmaya çalıştı. Ama bazen, onun sevgisi bana zincir gibi geliyordu.

O sabah, mutfağın kapısında öylece durdum. Annem, patatesleri kızartırken bir yandan da bana bakıyordu.

— Elif, bak, dün gece geç geldin. Yine mi fazla çalıştın? Patronun seni bu kadar sömürmesine izin verme.

İçimden bir kahkaha kopmak istedi, ama sadece derin bir nefes aldım.

— Anne, ben işimi seviyorum. Hem, kendi ayaklarımın üstünde durmak istiyorum.

Annem, kaşlarını çattı.

— Kendi ayakların üstünde durmak demek, kendini harap etmek mi? Bak, ben senin yaşındayken çoktan evlenmiştim. Sen hâlâ yalnızsın.

İşte yine aynı konu. Evlenmek. Sanki hayatımın tek amacı buymuş gibi.

— Anne, lütfen… Bu konuyu konuşmak istemiyorum.

Ama annem vazgeçmedi.

— Dün akşam Ayşe Teyzen aradı. Oğlu Murat hâlâ bekâr. İstersen bir akşam yemeği ayarlayalım.

Gözlerimi devirdim.

— Anne, ben Murat’ı istemiyorum. Hem, neden sürekli başkalarının hayatına özeniyorsun? Benim ne istediğimi hiç sordun mu?

Bir an sessizlik oldu. Annem, elindeki spatulayı tezgâha bıraktı. Gözleri doldu.

— Elif, ben sadece senin mutlu olmanı istiyorum. Senin için endişeleniyorum.

O an, içimdeki öfke yerini suçluluğa bıraktı. Annem, babamı kaybettikten sonra bana tutunmuştu. Onun için ben, hayatının merkezindeydim. Ama ben… ben kendi merkezimi bulmak istiyordum.

O gün işe giderken, otobüste camdan dışarı baktım. İstanbul’un kalabalığı, gürültüsü, karmaşası… Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ben de onlardan biriydim. Ama nereye yetişiyordum? Kendi hayatıma mı, yoksa annemin istediği hayata mı?

Ofiste, arkadaşım Zeynep yanıma geldi.

— Yine mi moralin bozuk?

Başımı salladım.

— Annem… Sabah yine kavga ettik.

Zeynep güldü.

— Klasik Türk annesi işte. Ama bak, ben geçen sene taşındım, annem hâlâ her gün arıyor.

Gülümsedim. Ama içimde bir boşluk vardı. Akşam eve dönerken, anneme bir şey olursa diye endişelendim. Ya yalnız kalırsa? Ya ona bir şey olursa, ben yanında olmazsam?

Eve girdiğimde, annem salonda oturuyordu. Elinde eski bir fotoğraf albümü. Yanına oturdum. Fotoğraflara baktık. Babamın gençliği, annemin gelinliği, benim çocukluğum… Annem bir fotoğrafı gösterdi.

— Bak, bu senin ilkokul mezuniyetin. Ne kadar mutluyduk o gün.

Gözlerim doldu. Annemle aramızdaki bağ, bazen beni boğsa da, onsuz bir hayatı hayal edemiyordum. Ama aynı zamanda, kendi hayatımı yaşamak istiyordum.

— Anne, ben seni çok seviyorum. Ama biraz nefes almaya ihtiyacım var.

Annem başını eğdi.

— Biliyorum, kızım. Bazen fazla üstüne düştüğümü biliyorum. Ama baban gittikten sonra, tek dayanağım sensin.

O gece uzun uzun konuştuk. Annem, kendi korkularını anlattı. Yalnız kalmaktan, beni kaybetmekten korkuyordu. Ben de ona, kendi hayatımı kurmak istediğimi, ama onu bırakmak istemediğimi söyledim.

Ertesi sabah, mutfakta yine kızarmış soğan kokusu vardı. Ama bu sefer annem bana sordu:

— Elif, kahvaltıda ne istersin?

Gülümsedim.

— Sadece bir çay yeter, anne.

Annem de gülümsedi.

Hayat bazen fazla endişe ve sevgiyle dolu. Ama belki de önemli olan, birbirimize nefes alacak alan bırakmak. Sizce, ailemiz için ne kadar fedakârlık yapmalıyız? Kendi hayatımızdan ne kadar vazgeçebiliriz?