Küçük Lalin’in Gucci Elbisesi: Kötü Anne Miyim Yoksa Sadece Farklı Mı?
“Olmaz Zehra, çocuk dediğin toprakta oynayacak! Böyle abartılı giysilerle nereye gidiyorsun?” Gözlerimden ateş saçan yengem, daha kızım Lalin’in üzerindeki elbiseye bakarken yanaklarını buruşturdu. Toprak damlı evimizin küçük arka bahçesi, kısa süreliğine podyuma dönmüştü sanki; tam da Lalin’in beyaz Gucci elbisesiyle ilk kez toprağa basmak istediği günde. Gür saçlarını iki yandan örmüştüm, minik elleriyle eteğini kaldırarak bana bakıyordu; “Anne, toprak batarsa elbise kirlenir mi?” diye sordu, tüm masumiyetiyle. Sahi, o an; ben neyin peşindeydim?
Köyümüzde adettenmiş gibi, çocuklar pazardan alınan ucuz kıyafetlerle oynar, üstlerini başlarını çamur yapmadan eve dönmezdi. Lalin’e aldığım dövizle etiketli elbise, daha köy meydanındaki bakkala gittiğimiz ilk anda dikkatleri üzerimize çekmişti. Kadriye Teyze kasada sıralanan tanıdık dedikodu dolu bakışlarla, “Lalin’in adı da tuhaf, deli mi bu Zehra?” dedi yanındakine fısıldayarak. Çekip alsam kucağıma, kaçıracak yerim yok. “Anne, ben farklı mıyım?” diye sordu Lalin. Ona farklı olmanın kötü olmadığını anlatmaya çalışırken, kendime söyleyemediklerim dilime tuthor olmuştu.
Kocam Cemil, ben Lalin’i markalı elbiselerle, masal kitaplarıyla büyütmek isteyince ilk zamanlar gülümsemişti. “Bırak Zehra, köy yerinde kime neyi kanıtlıyorsun?” dediğinde sesimi çıkarmadım ama geceleri yanımda uyuyan küçük bedenin başına tül örterken hep o lafları düşündüm. Annelik böyle bir şey mi olmalıydı? Ben de çocukken eski elbiselerle büyümüş, hayalini kurduğum zarif hayatı Lalin’e sunmaya karar vermiştim. Fakat bütün köyün bana dönüp ‘şımarttın çocuğu, sevgiyle boğdun’ demesine hazır değildim.
Bir gün, komşumuz Fatma Abla elinde baklava tepsisiyle geldi. Gülüşmelerin arasına gizli eleştirilerini yerleştirmekte ustaydı: “İyi hoş Zehracığım, ama bu kadar lüksle büyüyen kız ileride ne yapacak? Her istediğini alırsan, hayatın zorluklarına nasıl alışacak?” O an ne desem boştu. Lalin uzaktan kurabiye ister gibi bakarken, ben dilimde sıcak bir acıyla yutkundum. Yalnızdım. Herkesin bir parça takdir beklediği hayatımda, kimse yaptıklarımı anlamıyordu. Öz annem bile başımı okşayıp, “Zehra, fazla hayal kurma, bu kız büyüyünce sana küser,” dedi ya, içim cız etti.
Ancak Lalin bambaşkaydı. Okulun ilk günü, adı yüzünden öğretmeni şaşırdı: “Ne kadar ilginç bir isim, annesi niye böyle seçmiş acaba?” Diğer çocuklar ona ‘prenses’ diyerek yaklaştıkça, Lalin gözlerini kaçırıp bana sarıldı. Öğretmenler odasında kulaktan kulağa yayılan dedikodular büyüdü: “Kesin yine moda dergisi okuttu Zehra,” dediler. Bazen aynada kendime baktığımda, anneliği abartan biri mi oldum, yoksa sıradanlardan kaçıp kızımı daha güçlü ve özgür yetiştirmek isteyen biri mi; ayırt edemez olmuştum.
Evimizin akşamlarında, Cemil’le oturup uzun uzun konuşur olduk. “Zehra, herkesle kavga etmeye değmez. Kızımıza sevgini farklı şekilde göster, bak mahalleli ne diyor, çocuk içe kapanık olurmuş…” Bir yanda Cemil, diğer yanda mahalle baskısı. İkisi de üstüme çökmüştü. Bir gece, Lalin’in başucuna gizlice bıraktığım defterde bir not buldum. Kocaman harflerle şunları yazmıştı: “Keşke diğer çocuklar gibi olabilsem. Küçük Elif gibi top oynasam, Ayşe gibi yere oturabilsem. Ama elbisem batacak diye annem üzülür.”
O notu okuyup ağladığım geceyi hiç unutamam. Lalin’i uyandırıp sarıldım, “Ne giysen de, neyle oynasan da, seni böyle çok seviyorum kızım,” dedim gözyaşları arasında. O da bana pembe rüya kokan bir özlemle sarıldı. Ertesi gün Lalin, eski bir tişörtle bahçede çamur oynadı. Ben de yanına oturdum, üzerimdeki kazağın bana torunun verdiği eski bir hediye olması umurda değildi. Bir an için, mutlu Eylül güneşi içimi ısıttı.
Ama huzur uzun sürmedi. Dedikodular şiddetlenip evimizin kapısını çalmaya başladı. Annem ertesi hafta geldikten sonra “Bu köyde herkes bir ağız olmuş. Beni bile ayıplıyorlar, toruna bakım yaparken havalı olacak sanıyorlar! Kızım, gurur duyacağım yerde utanır oldum,” dedi. İçimde hem suçluluk, hem de bir kızgınlık… Annelik dürtüsüyle yanlış mı yapıyordum, yoksa toplumsal beklentilere boyun eğmekten mi yoruluyordum?
Bir gün, köy meydanındaki düğünde herkesin içinde Nurten hala bana sordu: “Senin çocuk niye bizim çocuklarla birlikte koşmaz, Lalin niye hala koluna takılmış o pahalı saatle oynuyor?” Herkes susmuş, bana bakıyordu. O an sesim titredi, “Ben kızımın hayalini gerçekleştirmesini istedim sadece,” dedim. Ama cılız sesim rüzgarda kayboldu, kimse anlamadı. Düğün dönüşü gece yürürken Cemil’le tartıştık. “Zehra, herkes kendi çocuğunu görür, bırak başkası ne derse desin!” dedi. Ama o anda, anneliğimin bütün sınırlarını tek tek sorguladım.
Sonunda, köydeki okul müdürüyle görüşmeye karar verdim. Lalin’in okulda dışlandığını, arkadaş bulmakta zorlandığını anlattım. Müdür, “Çocuklar arasında farklılıklar anlaşılır Zehracığım, ama bu yaşta fazla göz önünde olmak bazen incitir,” dedi. O an, Lalin’e küçükken verdiğim özgüvenin yanında, farkında olmadan ona yük olan bir duvar ördüğümü anladım.
Bir baktım, Lalin odasında Barbie bebekleriyle oynarken sessizce ağlıyor. Yanına oturduğumda, bana sormadan içini döktü: “Anne, ben seni üzmek istemiyorum. Arkadaşlarım benimle dalga geçiyor, seninle de… Ama güzel mi olmak kötü mü?” Ona güçlü olabileceğini, güzel ve farklı olmanın aslında bir zenginlik olduğunu anlattım. Oysa içimi kemiren asıl soru şuydu: Ben iyi bir anne miyim, yoksa korkularımın kurbanı mı oldum?
Şimdi yıllar geçti. Lalin büyüdü, ortaokulu kazandı ve Şehir’e gitti. Artık kendi seçimlerini yapabiliyor. Bense hala köyde, çoğu gece aynada kendime şu soruyu soruyorum: “Toplumun yargılarına rağmen, kızımı sevgimle mi korudum; yoksa ona taşıyamayacağı bir yük mü bıraktım?”
Belki de annelik, başkalarının ne dediğinden değil, evladının kalbine bıraktığın hislerden ibarettir. Ama sizce, gerçekten iyi bir anne oldum mu? Yoksa annelik maskesiyle kendi hayallerimi mi kızımın omuzlarına yükledim?