Sessiz Bir Vedanın Gölgesinde: Annemin Hastalığı, Benim Sessizliğim
“Beni gerçekten hiç sevmedin mi, anne?” diye içimden geçiriyorum, odasında derin nefesler alarak yatan anneme bakarken. Havanın sıkışıklığı, odamızın yıpranmış perdeleri bile şu anda omuzlarımda taş gibi. Annemin yüzündeki solgunluk, onun ve benim aramdaki bin kat daha ağır olan o eski duvarı hatırlatıyor. Yatakta çelimsizce uzanırken, bir an gözlerini aralıyor; bir zamanlar o gözlerin içinde gördüğüm öfke ve uzaklığı şimdi göremiyorum. Belki de bir anneye kızgınlık bu kadar uzun süremezdi, ama bana ne? Neredeyse bir ay oldu hastaneden eve getirileli, doktorlar umudun çoktan tükendiğini söylemişti. Ama ben üzülmüyorum; gözyaşı bile akmıyor benden. Annem hak etti bunu, diyorum kendime. Sakince içeri süzülen Gül Hanım’ın sesini duyuyorum; “Canım kızım, bir şey lazım mı annene?” Sesinde gerçek bir şefkat, annemden yıllarca beklediğim bir tonda.
Bir apartman katındayız, İstanbul’un gürültüsü camların dışında akarken içeride ağır, dönmemiş bir havayla baş başayım. Gül Hanım, yaşlı, tombul elleriyle bana bir çorba bırakıyor. “Bir yudum içen belki birkaç dakika daha iyi hisseder,” diyor. O gittikçe annemin yatağının başında dikiliyorum. Sessizce kaçmaya çalışıyorum odayı, ama geceleri annemin hırıltılı nefesini duymadığımda bile üzerimde bir gölge gibi dolaşıyor.“Sen de bir annesin Gül Hanım,” diyorum bir gün oturma odasında. “Nasıl bu kadar iyisiniz?” Gözlerinde ince bir hüzünle bana bakıyor: “Evladım, herkesin yükü kendine ağır gelir. Ama insan en çok affettiği kadar insan olur.”
Gül Hanım’ın sözleri, çocukluğumun ağırlığını anımsatıyor. Annem, kimse yokken bile soğuk bakışlarıyla bana dokunmadan beni üşütürdü. Kızcağızım, hadi git içeride oynasana, misafire ayak altında dolaşma! diye iterdi beni. Babam zaten yok; çocukluğumun ilk hatırası, annem, sabahlara kadar iş arayıp gözleri çökük hâlde dönerken öfkesini üzerime kusardı. Bir kez oyun oynarken süt kabını devirdim diye, saçlarımdan tutup bağırmıştı. Komşular duymasın diye kapıları kapattı; ben o günden sonra ağlamayı kendime yasaklamıştım. Mahallenin çocuklarıyla dışarıda güler yüzlü görünürdü, ama kapı kapandığında yine eski annem olurdu.
Yetim büyüdüm, ama bir yetimden çok daha fazla yalnızdım. Çocukken defalarca kaçmayı hayal ettim. Hatta ortaokulda, menemen yaparken tavanın sapını kasıtlı bırakmıştım da yere düşsün, annem bozulsun, ben de evi terk edeyim. Bunun bir çocuk tarafından düşünülmesi ne korkunç! Ama ben annemden korkuyordum. Onun sevgisiz bakışlarından, hiçbir zaman “Aferin kızım” demeyen sesinden korkuyordum.
Şimdi ise onun loş, ıssız odasında yalnız kalmışken, aslında annemin dünyasına yaklaşmaya çalışıyorum. “Acaba bana mı böyleydi, herkese mi?” diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü komşular, iş yerinde tanıdıkları hep, “Ne tatlı kadındır, ne cefakâr kadın!” derdi. Ne zaman gerçek annemi anlatsam kimseler inanmazdı; sanki yalan atıyordum.
Gül Hanım, annemin başını okşarken şunları fısıldadı: “Hani, Nazife’nin bir kızı var ya, çok iyi bakıyor annesine. Anneler kolay yetişmiyor, evlatlar kolay incinmiyor.” Bir süre sonra annem kendine gelir gibi oldu, çatlak bir sesle fısıldadı: “Bir bardak su…” Gittim getirdim, dudağına sürdüm. Dudaklarıyla hafifçe gülümsemeye çalıştı. O kadar güçsüzdü ki, bir çocuğun nazikçe sarılması kadar hafifti nefesi. İçimde ise hiç kıpırtı yoktu; ne acı, ne öfke, ne merhamet, ne de rahatlama. Sanki annemi kendi iç dünyamda çoktan toprağa vermişim de şimdiki acısı bana ulaşmıyor.
Bir gece, hava daha da ağırdı, elektrikler kesilmişti. Annem hırıltılı sesiyle beni çağırdı: “Burada mısın, Ayşe?” “Buradayım,” dedim, pencere kenarında karanlığa bakıyordum. “Eskiden… seni severdim,” dedi yırtık bir sesle. “Ama zor bir kadındım.” O an, yılların birleşip ruhumda bir düğüm oluşturduğunu hissettim. Yine de sesim soğuktu: “Sen hiç sevdin mi gerçekten, anne?” Ucunda biraz gözyaşı var sandım, ama hayır, sesim yine taş gibi. O ise sadece “Bilmiyorum,” dedi, sonrası sessizliğe karıştı.
Bir hafta sonra Gül Hanım yine geldi, “Kızım, içeride gündüzden daha soğuk bir hava var. Kalbin soğuk olmasın, bak hayat kısa,” dedi bana. O an yükselen öfkemi bastıramadım: “Benim annem bana hayatı soğuk etti zaten!” Gözlerimden yaşlar süzüldü. Gül Hanım bana sarılıp şöyle dedi: “Bazen en çok incitenler en çok acıyanlardır. Bunu unutma”
Bir gece saat üçte, annemin solukları iyice derinleşti. Odaya koştuğumda kıpırdamıyordu. Yatağının kenarına oturup elini tuttum. İlk kez çocukluğumdan beri onun elini tutuyorum. Soğuktu. İçimden birdenbire bir şeyler koptu. “Affedebilir miyim zamanla?” diye düşündüm. Ama şu an üzgün müyüm, yalnızca bomboşum. Gül Hanım sabaha karşı geldi, sessizce başımı okşadı.
Şimdi, annemin ölümünün üzerinden bir hafta geçti. Evin sessizliği daha farklı geliyor artık. Risk alıp geçmişin acılarını anlatmaya başladım kendime, hatta bir deftere yazıyorum. Bazen Gül Hanım uğruyor, bazen yalnızım. Ama hala kendime şunu soruyorum: “Affetmek mümkün mü gerçekten, yaşadıklarımı kabullenip huzura kavuşabilecek miyim? Yoksa annemin gölgesinde saklı kalan bir çocuk olarak mı kalacağım?”