Pazar Günü Yalnızlığı: Bir Anne’nin Dramı
“Anne, bu hafta kalabalık olmasak olur mu? Biz biraz baş başa vakit geçirmek istedik.” Cümlenin üzerinden daha dakika geçmemişti, hâlâ salon camından dışarı bakarken Damla’nın o her zamanki nazik, ama içimde derin bir yara açan sesini duymuştum. Oğlum Umut’un karısıydı Damla; evlerine her pazar elimde poğaçalar, sıcacık kavanozda erik marmelatı, yeni aldığımlar keklerle giderdim. Dış kapıdan girerken onların çocuklarının ayak seslerini, bana doğru koşarken havada açan kollarını, gözlerindeki gülüşü özlerdim şimdiden.
Oysa benim çocukluğumda, annemle babamın sofralarında pazar günü neredeyse kutsal sayılırdı. Rize’den İstanbul’a köyden göçmüş, bir küçük dairede dört kardeşle zar zor yaşamış bir ailenin en büyüğü olarak büyüdüm. O sofralarda tartışmalar olurdu, yan komşunun sesi yükselirdi bazen, ama hiç kimse eksik olmazdı, hiç kimse pazar günü yalnız kalmazdı. Yıllar yılları kovaladı, ben de anne oldum. Oğlum Umut doğduğunda bir mucizeydi benim için. O minicik eller şimdi, başka bir hayatın, başka bir evin babası olmuştu.
Biliyorum ki herkesin hayatı ilerler, çocuklar büyür, yeni evler kurulur. Ama yine de içimde bir burukluk vardı işte bu sözlerden sonra; Damla’nın isteği, alıştığım o sıcaklığın sona erdiğini bana hissettirmişti. Oğlum Umut ile daha önce hiç bir tartışmamız olmamıştı, her zaman anne-oğul ilişkisinde bir denge bulmuştuk, ama gelin kaynana meseleleri sessizce, fark etmeden aramıza duvarlar örüyordu.
Akşam olup mutfağa geçtiğimde, ellerime döktüğüm unu fark etmeden yere serptim. Kendi kendime, “Belki Damla bana gücenmiş, belki de çocuklar gerçekten ailesiyle kalmak istiyordur,” diye mırıldandım. Komşum Fatma Hanım aradı: “Nasılsın Emine?” dediğinde, güçlüymüş gibi bir ses çıkarıp, “İyiyim, evde işler bitmiyor ya,” dedim. Ama içten içe sanki bir yanım yalnız kalmış gibiydi.
Ertesi günü yine alışkanlıkla sabah erkenden pazara gittim. Çocuklara börek yapmak için kıyma seçerken kendimi yakaladım. Poşeti tekrar tezgaha koydum, sonra eve çekingen adımlarla döndüm. Salonda eski bir fotoğraf albümüne rastladım; Umut’un okul töreninde çekilmiş bir fotoğrafı, Damla’nın ilk geldiği akşamdan kalma bir kare. Gözlerim doldu. “Ben ne zaman gereksiz biri oldum Umut?” dedim içimden. Bu soru öyle ağır bastı ki, nefesim bir an için kesildi.
Bir anlık cesaretle oğlumu aradım. Telefon çaldı, açtı Umut: “Anne?” O kadar alışık bir sese ne kadar yabancı bir tonda cevap verilebilir ki? “Umut, siz iyi misiniz?” dedim. Bir an sustu, belli ki bir sıkıntı vardı. “İyiyiz anneciğim, ama Damla biraz yorgun, işte çocuklar da evde olunca… Bu pazar belki de dinlenmek istiyoruz.”
Bir an için kendi annemi düşündüm. Ben ona böyle söylesem ne hissederdi? Her zaman kapılarını açardı bize, misafir sofralarını dört gözle hazırlardı. Bizler, annelerimizi hep güçlü sandık, yıkılmaz, üzülmez, kırılmaz sandık. Ama şimdi, o güçlü sandığım annelerin hissettikleriyle baş başaydım.
Akşam olunca balkona çıktım. Karşı apartmandan bir çocuk sesi geldi; “Anneanne!” Bağırışında öyle bir mutluluk vardı ki, gözlerim yeniden nemlendi. Yalnızlık acıtır mıydı? Hem de nasıl acıtırmış. Evim, pazar sofram, çocuk sesleriyle dolu salonum… Tüm bunlar şimdi birer anıdan ibaretti.
Biraz inat, biraz gururla o akşam kimseden bir şey beklememeye karar verdim. Ama insan kalbi öyle kolay alışmaz yeni gerçeklere. Cumartesi gecesi, eski alışkanlığından vazgeçemeyen bir elma tatlısı yaptım. Tabağa koyup, üstüne fındık serptim, sonra “Belki Damla sever,” deyip kaldırdım.
Pazar sabahı, camdan boş caddeye bakarken içimde bir sıkıntı hâlâ vardı. Açık bir televizyonun sesiyle avuttum kendimi. Bir ara kardeşim Selma aradı, “Yalnız mısın abla?” dedi. O da bir zamanlar annesinin sofrasını özlediğini, şimdi yetişkin çocuklarının ona uğramaz olduğunu anlattı. Demek ki yalnız ben değilmişim bu duyguda. Yine de, kendi oğlumun, öz evladımın evinde fazlalık hissetmek gururuma dokunuyordu.
Akşam üzeri telefonum titredi. Umut’tan bir mesaj: “Annecim, özür dileriz. Kırıldıysan, bil ki seni çok seviyoruz. Hafta içi birlikte yürüyüş yapalım mı?” Bir an için kalbim yumuşadı, oğlum hâlâ aynı oğlumdu. Ama bir yanım, o eski kalabalık sofralara, gürültülü kahkahalara, torunlarımın bana anlattığı okul hikâyelerine özlemle yanıyordu.
Hayat böyleymiş demek. Anneler evlatları için yaşarken, bir gün evlatlar kendi aileleri için başka hayatlar kuruyormuş. O alıştığım pazar neşesi, şimdi tek kişilik bir masada, sessizliğin eşliğinde içilen bir çay bardağı olmuştu.
O gece yatağa girdiğimde, kendi kendime sordum: Acaba suç bende mi? Ben mi fazla ısrar ettim, yoksa zamanı mı geldi kenara çekilmenin? Anneler sadece çocuklarıyla mı mutlu olur, yoksa kendi hayatını kurmak zorunda mı kalır bir gün? Sizce de bir anne, hiç mi eksilmez çocuklarının gözünde?