Kaderin Tersine Döndüğü Gün: Burak ve Asuman’ın Sessiz Mücadelesi

Saat sabah yedi, İstanbul’un griliğinde karanlık hala camların ardında. Banyoya giriyorum, aynanın karşısına geçiyorum ve istemsizce göbeğime elimi atıyorum. Derin bir iç çekişim var. Bunu Asuman’a nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Eskiden bana aynada gördüğüm adamdan daha iyi biri olduğumu söylerdi, şimdi ise sadece susuyorum. Kafamda onun sesi yankılanıyor: “Burak, kendine dikkat et. Senin sağlığın her şeyden önemli.” Ama yıllarca Asuman’ın yeme alışkanlıklarını eleştiren, kilosuyla dalga geçen adam bendim. O zaman bu sözler, onun için bir endişe belirtisiydi belki; şimdi ise bana ağır gelen bir aynanın yansıması.

Asuman mutfakta kahvaltıyı hazırlıyorken, ekmek kızartma makinesinin sesiyle irkiliyorum. Arka fonda NTV haber bülteni açık, jet hızında konuşan sunucu bambaşka bir dünyadan bahsediyor. İçimdeki fırtına ise asla dinmiyor. Son zamanlarda ekmek bitmeden kalkıyorum masadan, hemen işe koyuluyorum, ama iş yerinde uğradığım kantin ziyaretleri, öğle yemeklerindeki hızıma kimse yetişemiyor. Ayaküstü börek, gözleme, poğaça… Akşamları işten dönüşte de alışkanlık haline gelen marketten abur cubur alıp televizyon başına geçiyorum. Ve aynadaki adam, göbeği büyümüş, suratında mutsuz bir ifade takınmış birine dönüşüyor.

“Burak! Gel, kahvaltı hazır,” diye sesleniyor Asuman. Sesinde o eski sıkılganlık yok, neşeli ve kendinden emin. Yine gülümsüyor. Son bir yıldır, ona olan bakışım değişti. Kilo verip sporla hayatını renklendirdi, yeni işine girdiğinden beri neredeyse enerjisi beni utandıracak kadar yüksek. Ben ise adım attıkça daha çok yoruluyorum. Mutfağa girip sandalyenin ucuna oturuyorum. Önümde peynirli, zeytinli sağlıklı bir tabak var ama canım poğaça istiyor. Asuman tabağıma biraz daha yeşil ekliyor.

— “Şu yeni işinde iyi misin?”

— “Harikayım Burak, iş arkadaşlarım da çok destekleyici.”

Hâlâ inanılmaz bir güçle gözlerine bakıyor — eskiden dikkatle izlerdim, acaba ne eksik, ne yanlış? Şimdi ise içim titriyor. Alaycı şekilde gülümseyip arkasını dönüyor, mutfağın köşesinde yoga matını topluyor. Bugün erkenden çıkacak, stüdyoda pilates dersi var. Ben ise zoraki bir iş günü için hazırlanırken bile nefesim kesiliyor.

Annem geçen hafta aradı. “Asuman’ı çalıştırma, evin düzeni bozuldu,” dedi. “Çocuk yapalım da kız kendisini evde bulsun.” Oysa Asuman’ın her zamankinden daha mutlu olduğunu anlamıyorlar. Anlamamak için ısrar ediyor herkes. Eskisi gibi tarifsiz kırgınlıklar yok. Ben de onlarla birlikte, değişimi görmekten kaçtım; gölgemde yanlışlarımı sakladım. Şimdi ise hayatın tam ortasında, pantolonlarım dar gelmekte, nefesim sıkışmakta.

O sabah iş yerinde, asansördeki aynada bu defa başka bir göz daha görüyorum: Arkadaşım Emre. Eskiden spora birlikte gider, öğünlerimizi beraber seçerdik. Şimdi ise “Ne oldu sana Burak, biraz büyümüşsün?” diyor, kahkahalarını saklayamadan. İçim yanıyor. Onunla konuşmak istemiyorum. Eskiden Emre’ye kadınların kilolarını, hareketlerini eleştirmenin ne kadar ‘erkek işi’ olduğunu anlatırdım. Ne kadar sığmışım, şimdi ancak anlıyorum.

Akşam eve geldiğimde Asuman yine evde yok. Buzdolabında ona ait sebzeler, mandalinalar, smoothieler sırayla dizilmiş, bana göre olmayan, karın doyurmayan şeyler. Telefonum çalıyor, Asuman arıyor. “Burak, bu akşam arkadaşlarımla buluşacağım, geç gelirim, yemek hazır, kendine sağlıklı bir şeyler yap olur mu?” diyor. İçimden bir hüzün yükseliyor, yalnızlık tüm varlığımda yankılanıyor. Kapattıktan sonra, salonun köşesine çöküp başımı ellerimin arasına alıyorum.

Nerede kaybettik birbirimizi? Ne zaman Asuman benden uzaklaştı, ne zaman ben ona yeniden yaklaşmayı bıraktım? Hatırlıyorum, o eski akşamları. Asuman salonun ortasında çekingen bir şekilde kalın kazağıyla oturur, giydiği dar şeylerden utanır, “Yemek ister misin?” diye sorardı. Televizyon başında ukalaca, “Yine mi abur cubur yiyorsun? Kendine hiç mi bakmazsın?” derdim. Kırılmıştı, ama daha kötüsü, yorulmuştu. İşte şimdi roller değişti, ben onun eski oyuncağı, kırık bir biblodan farksızım.

Annem tekrar arıyor, “Dışarıda gezen kadın iyi olmaz oğlum,” diyor. “Asuman’a sahip çık.” Annemi susturamıyorum ama kendimi susturmak istiyorum. Kötü bir insana mı dönüştüm, yoksa hayat bizi böyle mi şekillendirdi? Düşünüyorum; bulunduğum yerden başka bir yere gitmek kolay değil. Ama en kötüsü yüzleşmek.

Sonunda bir gece, Asuman eve yorgun argın geldiğinde aramızda patlak veren tartışmayı hatırlıyorum. Asuman banyoda duş alıyordu, kapıya vurdum.

— “Biraz konuşabilir miyiz?”

— “Tabii Burak.”

Elimi ensemde gezdirerek başladım, gözlerimi yere indirdim. “Ne zamandır böyleyiz Asuman? Ben seni, sen de beni… ne zaman kaybettik?”

Küvetin kenarına oturdu, gözlerinin etrafında suların bıraktığı ıslaklık vardı.

— “Ben hep burada oldum. Asıl sen yoruldun Burak. Ben farklı olunca, sen hep aynı kalmak istedin.”

— “Kendimi kaybediyorum… Ben her gün aynada farklı bir adam görüyorum. Korkuyorum Asuman. Sen yürürken ben sendeleyerek ilerliyorum artık.”

— “Belki de biraz sendeleyelim. Sen de, ben de. Daha iyiye evrilmek için olmamız gereken yer burasıdır belki de.”

O an anladım. Asuman’ın kararı, çekip gitmek ya da inatla kalmak değil. O, kendisini sevmeye, kendi hayatını omuzlamaya devam ediyor. Ben ise hâlâ eski korkularımın, geleneklerin ve kusurlarımın gölgesinde çırpınıyorum. O sırada Asuman yavaşça elimi tuttu. “Kendine inan Burak. İnsan kendisini değiştirmeye başlarsa, hayat da değişir. Beni eskiden gördüğün gözlerle bakmıyorsun artık, ama bakmazsan da sadece kendine zarar vermiş olursun.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Yıllardır sakladığım tüm korkular, ailemden öğrendiğim yanlış miraslar, Asuman’a söylediğim o yıkıcı kelimeler… Hepsi içimde ağır bir yük olmuştu. Ama şimdi; artık bu döngüyü sonlandırmalı, değişmeye yüz tutmalıyım. Sabah kalktığımda önce aynanın karşısına geçtim. “Bunu değiştirebilirsin, yeter ki cesaret et Burak,” dedim kendime.

Şimdi size soruyorum: Hayatınızda asıl kiloyu, bedeninizde değil ruhunuzda mı taşıyorsunuz? Sizce, bir evlilikte kimin değiştiği önemli mi, yoksa asıl mesele değişime açık olmak mı?