Küçük Bir Kızın Sessiz Çığlığı: Maryam ve Fareleri
“Anne, neden beni bırakıp gittin?” diye fısıldadı Maryam, parkın köhne bankında otururken. O an, yanına yaklaşmaya çekindim; gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki, sanki bütün dünyanın yükünü omuzlarında taşıyordu. Elindeki bayat ekmek parçalarını titreyen elleriyle güvercinlere atarken, yanına oturup sessizce bekledim. Birkaç dakika sonra bana döndü ve “Ablacım, farelerden korkar mısın?” diye sordu. Gülümsedim, “Hayır,” dedim, “onlar da bizim gibi sevgiye muhtaç.”
İşte o gün, Maryam’la tanıştım. Ben bir psikoloğum, blogumda kendi hikayemi ve danışanlarımın yaşadıklarını paylaşırım. Ama Maryam’ın hikayesi bambaşkaydı; onun gözlerinde kendi çocukluğumu gördüm. Annem ve babam ben küçükken ayrılmıştı. Annem başka bir adamla evlenip Almanya’ya gitmişti. Babam ise yeni eşiyle İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde yaşıyordu. Ben ise babaannemin yanında büyüdüm; annemin sesini sadece bayramlarda telefonda duyardım.
Maryam’ın hikayesini dinledikçe içimdeki eski yaralar kanamaya başladı. O gün parkta bana “Benim de farelerim var,” dedi. “Onlar benim arkadaşlarım.” Sonra çantasından iki küçük peluş fare çıkardı: biri gri, biri beyaz. “Bunlar gerçek değil ama ben onlarla konuşuyorum,” dedi utangaçça. “Annem gittiğinden beri kimseyle konuşmak istemiyorum.”
Bir psikolog olarak profesyonel kalmam gerekirdi ama o an sadece bir insan, bir kadın ve bir zamanlar terk edilmiş bir çocuk olarak oradaydım. “Biliyor musun,” dedim, “benim de çocukken peluş bir ayım vardı. Ona her gece annemi anlatırdım.” Maryam’ın gözleri parladı. “Sen de mi yalnız kaldın?”
O an, içimdeki duvarlar yıkıldı. Ona kendi hikayemi anlattım: Annemin gidişiyle nasıl sessizleştiğimi, babamın yeni ailesinde kendimi fazlalık hissettiğimi, babaannemin dizlerinde ağladığım geceleri… Maryam başını eğdi, “Ben de bazen geceleri ağlıyorum ama kimse duymuyor,” dedi.
Maryam’ın annesi, birkaç yıl önce Almanya’ya çalışmaya gitmiş. Orada evlenmiş ve yeni bir çocuk doğurmuş. Maryam’ı ise dedesiyle bırakmış. Babası ise başka bir şehirde, yeni karısıyla yaşıyor ve Maryam’ı ayda bir görmeye geliyor. Dedesi yaşlı ve hastalıklı; çoğu zaman Maryam’a bakacak hali yok. Komşular arada yemek getiriyor ama çoğu zaman Maryam kendi başına kalıyor.
Bir gün parkta otururken yanımıza yaşlı bir kadın yaklaştı. “Maryam, dedenin tansiyonu yine yükselmiş,” dedi telaşla. Maryam hemen ayağa fırladı, bana dönüp “Farelerimi unutma,” dedi ve koşarak uzaklaştı. O an içimde tarifsiz bir acı hissettim; çocukluğumun yalnızlığına geri dönmüştüm.
O akşam eve döndüğümde annemi aramak istedim ama yıllardır aramızda mesafeler vardı; konuşacak ortak bir dilimiz kalmamıştı. Bloguma oturup Maryam’ın hikayesini yazmaya başladım. Okuyucularımdan yüzlerce mesaj geldi: “Ben de annemi küçük yaşta kaybettim”, “Babam başka bir aile kurduğunda kendimi dışlanmış hissettim”, “Çocuklar için boşanma ne kadar yıkıcı…”
Bir hafta sonra Maryam’ı tekrar parkta buldum. Bu kez yanında küçük bir çocuk vardı; komşunun oğluymuş. Ona da peluş farelerinden birini vermişti. “Artık yalnız değilim,” dedi bana gülümseyerek. Ama gözlerinin altındaki morluklar, uykusuz gecelerin izleri hâlâ silinmemişti.
Bir gün dedesi hastaneye kaldırıldı. Maryam bana koşarak geldi, “Ablacım, şimdi ne olacak?” diye ağladı. Onu kucağıma aldım, “Korkma, ben buradayım,” dedim ama içimde büyük bir çaresizlik vardı. Sosyal hizmetlerle görüştüm; Maryam’ın durumunu anlattım. Ama sistem yavaş işliyordu; bürokrasi çarkları arasında kayboluyordu çocukların hayatları.
Maryam’ın annesine ulaşmaya çalıştım; sosyal medyadan mesaj attım ama cevap alamadım. Babası ise yeni karısıyla ilgilenmekten başka bir şey düşünmüyordu. Maryam her geçen gün daha da içine kapanıyordu; parkta fareleriyle konuşuyor, gerçek dünyadan uzaklaşıyordu.
Bir gün ona sordum: “Maryam, en çok neyi özlüyorsun?” Gözleri doldu: “Annemin saçımı okşamasını… Bir de birlikte kek yapmayı.” O an anladım ki, hiçbir oyuncak, hiçbir peluş hayvan bir annenin sıcaklığının yerini tutamazdı.
Kendi çocukluğumda da aynı boşluğu hissetmiştim; annemin yokluğunu oyuncaklarla doldurmaya çalışmıştım ama nafile… Yıllar sonra bile o eksiklik içimde kocaman bir yara olarak kalmıştı.
Maryam’a elimden geldiğince destek olmaya çalıştım; ona kitaplar getirdim, birlikte resim yaptık, bazen kek pişirdik. Ama biliyordum ki bu sadece geçici bir teselliydi; asıl ihtiyacı olan şey ailesinin yanında olmasıydı.
Bir gün parkta otururken bana döndü ve “Ablacım, büyüyünce psikolog olmak istiyorum,” dedi. “Çünkü kimse yalnız kalmasın istiyorum.” O an gözlerim doldu; kendi acılarımızdan başkalarına umut olabiliyor muyduk gerçekten?
Şimdi size soruyorum: Bir çocuğun hayatında aile sevgisinin yerini ne tutabilir? Yalnız büyüyen çocukların içindeki boşluğu kim doldurabilir? Sizce toplum olarak bu çocuklara yeterince sahip çıkabiliyor muyuz?