Bir Cumartesi Sabahı Annemle Başlayan Fırtına

“Kalkın kızlar, kahvaltı hazır! Eren, gel de ekmekleri doğra!” diye bağıran annemin sesi, birdenbire sanki rüyamın içine bir gürültü bombası bırakmış gibi patladı. Saat daha 5.30 bile olmamıştı. Yanımda uykulu gözlerle dönüp duran kocam Emre mırıldandı: “Perihan, dün gece geç yatmadın mı? Annen yine neye bu kadar erken kalktı?”

Gözlerimi ovuşturarak cevabı bulmaya çalıştım ama gerek bile yoktu, cevabı evdeki her nesne biliyordu zaten: Annem, Krystina Hanım, üç yıl Almanya’da temizlikçilik yapıp, orada birikimini tamamladıktan sonra, kesin dönüş yaptıktan bu yana, evdeki her sabahı bir görev bilinciyle, hepimizin üstüne gökyüzünden bir güneş gibi doğuyordu. Son zamanlarda güneş olmaktan çok, bir projektör gibi, ışığını gözlerimizin tam içine saplayan bir hal aldı ne yazık ki. Eskiden arayıp da bulamadığım annemin varlığı, şimdi nefes alamayacağım kadar yanımda duruyordu.

Kalkmak istemiyordum. Ufacık bir mizansenle, Emre’nin omzuna başımı yaslayıp, “Şimdi kalkarsam Eylül de uyanacak, anneannesinin kahvaltı ritüeline tutulacak,” dedim. Ama faydası yok, annem ikinci sefer bağırmaya başladı: “Eren! Kızım, Eylül’ü öyle her sabah geç yatırırsan huyundan vazgeçmeyecek bu çocuk!”

Bir an duvardaki duvar saatine baktım: 5.37. Of! Emre derin bir iç çekişle battaniyeyi kendi üstüne çekti. “Ben kalkmam Perihan, sırf annen geldi diye hafta sonumuzun içine edemem,” dedi. Haklıydı belki ama onun bu pasif direnişe sığınması sinirimi daha da bozdu.

Böyle günlerde annemin Almanya’daki soğukkanlılığı aklımdan geçerdi. Orada her sabah altıda trenle işe giderken evin her köşesini öylece bırakıp çıkarmış, kahvaltı falan düşünmemişti. Ama şimdi… Şimdi üzerimize yağmur gibi düzen, disiplin, mükemmellik yağıyor. Güzellik dediği şey, bizde diken gibi batmaya başladı.

Mecburen mutfağa indim. Karşımda, bembeyaz sabah ışığında annemi gördüm. Elinde bir tahta kaşık, ocakta kaynayan sütü karıştırıyor, bir yandan da uzun kahverengi saçlarını topuz yapmış, sabahın bu soğuğunda bile yeleğini giymiş halde, yüzünde şefkat ve inatla karışık o alışık olduğum bakışı vardı.

“İyi sabahlar,” dedim kısık sesle.

“Kalkamıyorsun değil mi? Almanlar gibi disiplin yok bu evde, kızım. Üç ay oldu geleli, hâlâ şu eve bir alışamadınız!”

“Anne, hafta içi de işteyim, hafta sonu biraz dinlenmek istiyorum. Küçük kız da dün gece diş çıkardı, geç uyudu, biliyorsun…”

O anda Eylül’ün sesi duyuldu. “Anneanne! Anneanne!”

Eylül yataktan fırlamış, pijamaları hâlâ üstünde, ay ışığında savrulan saçlarıyla mutfağa koşmuştu. Annemin kollarında kayboldu. Annemin içi cız etti mi bilemem, benimki etti. Bir yanım, “Sabah mahmurluğunda bile neşelendiriyor çocuğu,” diye düşünürken, içimde başka bir taraf, “Neden benim çocuğumun rahatını bozan yine annem oluyor?” diye öfkeyle doldu. Annem Eylül’ü kucağına alıp havaya kaldırdı, sonra bana döndü:

“Bak! Çocuk sabah erken kalkınca nasıl mutlu oluyor. Alman çocukları da böyle yetişiyor. Temizlik, düzen, erken kahvaltı, yürüyüş, oyuncak zamanı. Almanya’da insanlar çocuklarını disiplinle yetiştiriyor. Bizim ülkemizde neden hep dağınıklık?”

Şimdi ben başladım patlamaya:

“Anne, oradaki hayat bambaşkaydı! Burada kimse saat 5’te kalkıp çocukla parkta yürüyüşe çıkmıyor! Herkesin işi gücü var, benim de hayatım var. Senin o övdüğün Almanlar çocuklarına sıcak yemek de yedirmiyor, çoğu zaman sandviçle büyüyor.”

Eylül arada üzgün bir ifadeyle bana baktı. Mutfağa sessizlik çöktü. Annem bir süre yüzüme bakmadan bulaşık süngerini aldı, bardakları köpürtmeye başladı.

“Ben buraya geldiğimde hiç kolay olmadı Perihan,” dedi iç çekerek. “Yirmi yıl orda, yalnız başıma köşe bucak ev temizledim, para biriktirdim. Senin her telefonunu anadilde duyabilmek için sabaha kadar çalıştım. Şimdi size yardım etmeye çalışıyorum. Ama siz… Beni anlamak istemiyorsunuz.”

Kelimeler içime saplandı. Annem ne kadar köşeli konuşsa da yorgunluğunu, kırgınlığını gizleyememişti. Eylül bacaklarıma sarıldı. Dizimden yukarıya bakıp fısıldadı:

“Anne, biz kavga mı ettik?”

“Hayır tatlım,” dedim, zoraki gülümsemeyle.

Olabildiğince huzurlu bir kahvaltı yapmak istedik ama masada her kaşık tıkırtısı, her yudum çay annemle aramdaki gerilimi daha da büyüttü. Emre kapıdan kafasını uzatıp “Afiyet olsun,” dedi ve hızla bilgisayarın başına döndü. Anneyle aramdaki sessizlik, sıradan bir Cumartesi gibi değil, koca bir dağın ağırlığı gibiydi.

Kahvaltıdan sonra Eylül odasında oyuncaklarıyla oynarken, annem küçük balkonumuza hava almaya çıktı. Ben de arkasından gidip bir sandalye çektim.

“Anne…” dedim. Cümle tamamlanmadan gözlerim doldu. Bütün o birikenler, sustuklarım, kendi kendine döndükçe içimde bir isyana dönüşüyordu.

Annem sandalyede ellerini kavuşturdu. Yanıma bakmadan konuştu:

“Ben baban öldüğünde tek başıma kaldım. O zaman da zordu, şimdi de zor. Kızım, burada rahat edeyim istedim. Torunumun kokusunu içime çekeyim. Ama ne yapsam, yine yanlış anlaşılıyorum.”

Bir an hıçkırarak ağlamaya başladım.

“Neden hep böyle geri dönüşler zor oluyor anne? Küçüklüğümde seni özlerdim, şimdi yanında olunca yine ikimiz de mutsuzuz. Hiçbir yere, hiçbir zamana sığamıyoruz sanki. Yirmi yılda sen, ben çok değiştik… Şimdi ne yapsam özlediklerimi de, sevdiklerimi de kaybediyorum. Senin yanında olsam kendimi, kendi hayatımı özlüyorum. Ayrı olsam seni, ailemi özlüyorum. Bir insan neden hiçbir yere ait olamaz?”

Annem bana sarıldı. Kucaklaşmamız uzun sürdü. Balkonun kemerli duvarlarında, sabah güneşiyle yumuşayan o koca kasvet biraz dağıldı.

O sıra, Eylül balkon camını tıklattı, “Anne! Anneanne! Dışarıda ördekler var!” diye bağırdı. Annemle göz göze gelip ilk defa birlikte güldük o gün. Yine de içimde acı bir soru yankılandı:

“Acaba annemle eskisi gibi olabilir miyiz ya da asla aynı evde huzur bulamayacak mıyız? Hep böyle köksüz, ikisi de yarım kalmış annelikler mi yaşayacağız?”