O Eski Kulübe Bizimdi: Şimdi Geri İstiyorlar!

“Yapmadığın bir şey için teşekkür bekleme, ama sakın kimsenin de hakkını yeme…” Babamdan yıllarca duyduğum bu sözler kulübede ilk geceyi geçirdiğimde yankılandı beynimde. Her yanı rutubet kokan eski tahtalara dokunurken, hem korkudan ellerim titriyordu, hem de sonu belli olmayan bir heyecanın içindeydim. “Sevda, bilirim kolay olmayacak ama bu kulübe artık senin,” demişti halam. Halam, köyün ortasında oturan, çoğu kişiyle küs, sessizce yaşayan biri. Annemle babam çocukken boşanıp, ben annemin yanında büyüdükten sonra, bu ailede bana ilk sahip çıkan o oldu.

Kulübeyi ilk gördüğümde gözyaşlarımı zor tutmuştum. Çatısı delik deşik, camlarının çoğu eksik, kapı kapanmıyor bile… Komşu Kazım Amca, bana bakıp “Kızım burayı niye ister ki genç bir insan?” demişti, sanki aklım yokmuş gibi. Ama benim başka bir yerde dikili bir ağacım yoktu. O gece, sobadan yükselen çıtırtıyla ve içimdeki huzursuzluğun birbirine karışan sesleri arasında gözümü güç bela yumdum.

Ertesi sabah elime bir fırça alıp sıvaları kazımaya başladım. Ellerim nasır tuttu, tırnak diplerim çamurlandı. Halam iki gün sonra çıkageldi, elinde ekmek, peyniriyle. “Acele etme Sevda, buranın keyfini ağırdan çıkar,” dedi. Gençken ben canımı dişime takar, doğrusu sabır nedir bilmezdim ama bu kez mecburdum. Sıva, boya, eski cumbalı pencerelerin arasına serpiştirilen umut…

İşim yoktu, param zaten kısıtlıydı. Ankara’dan kalan son maaşımla badana aldım, harabeyi biraz döndürdüm. Komşu Ayşe Abla “Yavrum burası düzelirse köyde gençler de umut bulur,” diyerek kaldırımlarda oturan yaşlılara örnek gösterdi beni. Böyle böyle, altı ay geçti. O kulübenin çürümüş tahtalarından bir yuva çıkarmıştım; su boruları değişti, çatıya kendi ellerimle kiremit döşedim.

İlk kez misafir ağırlayacağım akşam, elim ayağım titreyerek börek yapıyordum. İki eski okul arkadaşıma, buranın yeni bir hayatın başlangıcı olduğunu anlatacaktım. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde kapı çalındı. Kapıda, yıllardır köyde yüzünü dahi göstermeyen amcam ve kuzenim Burak vardı. Burak, “Kulübe fena olmamış, Sevda,” dedi, dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle. Amcam ise eşyalarıma göz gezdirip, bir yandan cebinde anahtarlarla oynarken “İnsan gençken bir hevesle her şeyi yapıyor ama bakalım nereye varacak?” dedi. O an ilk defa, bu güzelleştirmenin bedelini ödemem gerekeceğini hissettim.

Sonraki haftalarda bu hissim gittikçe arttı. Amcam, köy kahvesinde, “Aslında o kulübe bizim babadan kalma, Sevda bir ailesine dönsün istesek hakkımızdır,” demeye başladı. Halam ise haksızlığa gelemeyen tabiatıyla, köy meydanında “Ben verdim Sevda’ya, kimin zoruna gidiyorsa gelsin yüzüme söylesin,” diyerek çatışmayı büyüttü. Komşular ikiye ayrıldı: Bir kısmı “Kız ne güzel yapmış, bırakın rahat etsin,” deyip bana destek oluyor, diğer kısmı ise malın mülkün peşine düşen halamla tartışıyor.

Bense her geçen gün biraz daha tedirgin oluyordum. Uyurken kapıyı iki kere kilitliyor, dışarıdan bir motor sesi duysam irkiliyordum. Çünkü artık o kulübede bana ait, bana emekle dokunmuş hiçbir köşe güvende değildi. Amcam gün geçtikçe daha tehditkâr davranmaya başladı. Bir akşam yine ansızın çıkıp geldi; “Bak Sevda, evi güzelleştirmişsin, eline sağlık, ama babadan bize de pay düştü. Biz Burak’a ev bakıyoruz, burası tam ona göre. Sen zaten şehirde iş falan bulursun, gençsin. Hadi gel tatlı tatlı anlaşalım” dedi. Ben öfkeden ellerimi yumruk yaptım: “Amca, sen yıllardır yüzüne bakmazken bu yeri, ben çöplerini sırtımda taşıdım! Şimdi mi aklına geldi?” dedim. Gözlerinde bir anlık pişmanlık mı, yoksa utanç mı okudum, bilmiyorum. Ama başını öne eğdi, sonra sertçe dönüp gitti.

O günden itibaren köydeki havam değişti. Komşuların bazıları arkamdan kısık sesle konuşmaya, ‘Şehirli kız köylünün malını kapacak’ diye fısıldaşmaya başladı. Beni sevenler bile gözümün içine bakarken üzülüyordu: “Sevda, aile işi bunlar, belaya girme” diyenler oldu. Halam ise bana arka çıktı ama onun da hali harap, yılların yükü omuzlarında.

Bir gün muhtar çağırdı: “Gel Sevda, iş iyice büyümeden bir araya gelip konuşalım.” Ben, halam, amcam ve iki mahalleli bir araya geldik. Amcam yine ısrarlı: “Babamızdan kaldı, hukuki hakkım var, istersem mahkemeye giderim,” dedi. Halam gözünü kırpmadan “Babasının son isteği, Sevda’nın başını sokacak yeri olmasıydı. Hepimizi ortadan ikiye böler bu kavga!” dedi. Herkes buz gibi suskun. Ben konuşamaz hale geldim, gözlerimden yaşlar süzüldü: “Beni bu yıkık kulübede yalnız bıraktınız yıllarca. Benim emeğim, benim umutlarım her şeyden önce gelmiyor mu?”

O gece uzun süre tavana baktım, düşündüm. Burada var olmanın bedeli, ailemin hırsına, köyün dedikodusuna direnmekti. Yoruldum ama yılmadım. Ertesi hafta, elime geçen parayla kulübeye bir masa daha aldım, bahçesine çiçek diktim. Kimseye kulübeyi bırakmaya niyetim olmadığını, emeğime sahip çıkacağımı kendi kendime söz verdim. “İnsan yurdunda da, ailesinde de kendini savunmak zorunda bırakılınca ev ne kadar huzurlu olur ki?” diye sordum o gece kendime.

Bir yaz sabahı duş aldıktan sonra aynada kendime iyice baktım. Gözlerim çukurlaşmış, ellerim yaralı ama bir o kadar da kararlıydım. Komşu çocukları kapımda oyun oynuyor, anneler kenarda fısıldaşıyorlardı: “Genç kız direniyor, bakalım kaç ay daha dayanacak?” Şimdi burası bizim kırmızı kiremitle örülü küçük cennetimiz; ama bu mücadele, bizden daha büyük, daha eski bir şeye karşı: İnsanların sahiplenmediği ama başkası kıymet verince göz diktikleri o kadim çıkar savaşına…

Evet, bunca zahmetten, gözyaşından ve başkaldırıdan sonra tek bir sorum kaldı: Kendim için savaştığım bu evi başkaları sahiplendiğinde, geriye bana ne kalır? Gerçekten insan, emeğinin hakkına sahip çıkamadığında ailesinin parçası olmaya devam edebilir mi?