Kırk Yılın Ardından Ayrılık: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Bu akşam yine yalnızız, değil mi Hatice?” dedim kendi kendime, çocuklarımızın kapıyı çarparken bıraktıkları köpeğin havlamasını bastırmaya çalışarak. Bir yılbaşı gecesi, yine kimse bize yer ayırmamıştı. Çocuklar ‘anne, baba, siz yorulmayın; biz bir gece başka yerde kutlayalım’ dediler. Oysa küçükken el ele kutladığımız o eski yılbaşılar geldi aklıma. Kocam Selahattin, göz ucuyla telefona bakıyordu, dudaklarını bıçak gibi sıktı. Sessizliği bölen sadece köpeğin hırıltısıydı.

“Ben mezarlığa gideceğim,” dedi birden Selahattin. “Kimseyle uğraşasım yok, anne-babamı özledim, hem şehir de sessiz olur.” Bir an afalladım. Kış günü mezarlık… Yıllardır bir arada yaşadığımız bu evde, birlikte izlediğimiz diziler, tartıştığımız, güldüğümüz anlar bir anda çok uzak gibi geldi. Ama itiraz bile edemedim. “Tamam, erken dön, hava soğuk,” diyebildim sadece. Kapıdan çıkarken bir an bana bakıp, başını eğdi. Eskiden olsa, beni de götürmek ister, ‘sen de gel Hatice, birlikte dua edelim’ derdi. Ama artık alışmıştım; ondan sadece kendine sakladığı anlamı çözemediğim sessizlikler alıyordum.

O gece, oturma odasının bir köşesine tıkıldım. Duvardaki eski fotoğraflara baktım: ilk evlilik yıl dönümümüz, kızımız Sevda’nın doğum günü, oğlumuz Levent’in mezuniyeti… Resimlerin arasında bir yerde kendimi kaybetmişim. “Hatice, sen ne zaman bu kadar yalnızlaştın?” dedim sessizce. Evin her köşesinde anılar vardı, ama sanki hiçbiri bana ait değildi.

Ertesi sabah Selahattin eve döndü. Üzerinde mezarlık toprağının kokusu, yüzünde yorgun bir ifade… Banyoya girip uzun süre duş aldı. Sonra masaya gelip hiç yapmadığı bir şey yaptı: “Boşanmak istiyorum,” dedi. Çayımı döktüm, bardak masaya çarptı. Ellerim titredi. “Ne dedin Selahattin? Şaka yapıyorsun sanırım.” O ise gözlerime bile bakmadan, “Bitti Hatice, uzun zamandır hissediyorum. Artık birbirimize zarar veriyoruz. Huzur istiyorum,” diye ekledi.

O an kalbim paramparça oldu. Kırk yıl, acısıyla tatlısıyla, omuz omuza, kol kola kat ettiğimiz o kadar yolu bir cümleyle silip atmasını anlamadım. “Çocuklarımız ne olacak? İnsanlar ne diyecek? Bu yaşta… Biz yuva olduk onlara, örnek olduk,” dedim. Gözümden yaşlar süzüldü. “Biliyorum, zor,” dedi sessizce. “Ama ikimiz de yıllardır mutsuzuz, sadece alışmışız. O yüzden çocuklar büyüyüp gidince, sen bu evde, ben kendi köşemde çürüdük. Birbirimize yabancılaştık.”

Bedenim sanki taştan bir heykele dönüştü. Hiçbir şey hissetmiyordum. O gün hiçbir şey konuşmadık. Akşam yemeğini yaparken patatesleri doğrarken bıçağı elimde unutmuşum, avucumdan kan sızıyordu. Kimseye dert anlatamadım. Telefonumda Sevda’nın numarasını açıp kapattım. Oğlum Levent, iş yoğunluğunda, yine aramazdı. Arkadaşım Nevin’e yazarım dedim, “Boşanıyoruz…” diyecek cesaretim yoktu. O gece sessizce ağladım. Yastığım ıslandı.

Ertesi gün Selahattin, evin içindeki eski sandığı açıp bir şeyler aradı. Onun eski yazılarını, annesinden kalan bir mendili buldu. “Şunları sana bırakıyorum,” dedi. “Biz ayrılınca, ben komşunun karşısındaki daireye taşınacağım. Orası küçük, eşyaların çoğu burada kalacak.” Sanki bana lütufmuş gibi. Oğluma arayıp “annen üzülmesin,” demiş. Sevda sabah erkenden geldi. “Anne, babamla konuştum. Ne yapıyorsun sen? Oturup konuşsaydınız… Belki düzeltebilirdiniz tüm bunları. Neden bu kadar kolay pes ediyorsunuz?” diye ağladı.

Ona cevap veremedim. Çünkü kırgındım. Kocama, çocuklarıma, hatta belki en çok kendime. Onca yıl, herkes için hayatımı iptal ettiğim günlerimi düşündüm. Gençliğim mutfağa, kaynana gözüyle bakılan “ideal gelin” olmaya, çocuklarımın sınavına, yemeğine, çamaşırına adamıştım. Bir kere bile “ben ne istiyorum?” sormamıştım. Selahattin emekli olduktan sonra, kendini bahçedeki işlere verdi, gazeteleri didikledi, benimle ilgisi kalmadı. İkimiz arasında bir duvar örülmüştü ve hiç fark etmemişim.

O gece Selahattin yine “Kusura bakma Hatice,” dedi. “Hayatım boyunca ilk defa kendi huzurumu, kendi gönlümü seçmek istiyorum. Belki geç kaldım ama, biliyor musun, ben de hiç sormamıştım ne istediğimi.” Ona bakarken, içinde pişmanlık mı vardı yoksa sadece yorgunluk mu, anlayamadım. “İkimiz de hak etmedik belki de bu sona. Ama birbirimizi ait hissetmiyoruz artık.”

Evi bölerken tartışmalarımız başladı. “Salondaki televizyonu alacağım,” dedi Selahattin. Ben “Ama onu birlikte almıştık, ben yalnız kalacağım burada,” diye sesimi yükselttim. O ise “Ben yeni hayata başlarken hiçbir şeyim yok,” dedi. Her şey bir pazarlık haline geldi. O eski dost sohbetleri, ortak kahkahalar, bir fincan çayın dumanında eriyip gitmişti. Akrabalar aradı, “Yapmayın, çocuklarınız ne der,” dediler. Hele kız kardeşim Sultan, “Sen bu yaştan sonra ne yapacaksın Hatice? Dünyadaki en zor şey yalnızlık,” dedi. Ama yalnızlığın bir ömür boyu süren, sessiz çığlıklar halinde insanın içine sinen hali, belki de açık bir yalnızlıktan çok daha beterdi.

Boşanma davası açılınca kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. Çocuklarımdan utanıyordum. Komşu Melek Hanım bana börek getirdi; neler olduğunu merak eden bakışlarını gözlerinden okuyabiliyordum. El âlem ne der, dedikodu başlar diye korkuyordum. Ama sonra düşündüm: Bunca yıl sırf başkaları daha mutlu sansın diye, sırf “kadın dediğin susar, dayanır” lafını aklımdan çıkarmadığım için, kendi mutluluğumu, hatta varlığımı hiçe saymışım.

Bir gün sabah, aynada saçlarımdaki beyazlara, gözlerimin kenarındaki çizgilere baktım. “Hatice, artık bu hikâyenin kahramanı sen olmalısın” dedim. Ve ilk defa bir çiçek aldım kendime, balkona koydum. Kızım bunun farkına vardı, “Anne, yeni hayatına alışabilecek misin?” dedi. Sustum. Çünkü bilmiyorum… Alışmak kolay mı, kırk yıldır aynı yastığa baş koymuşken? Gece olunca yine yalnızım, sabaha karşı uyanınca elim Selahattin’in koynunu arıyor hala. Ama zaman geçtikçe, kendime ait küçük şeylerle yeniden tanışıyorum. Bir fincan kahve, eski bir roman, penceredeki yağmur sesi…

Şimdi düşünüyorum: Herkes “bu yaştan sonra hayat mı kurulur, kadın başına” diyor. Oysa asıl mesele, hayatının kahramanı olma cesaretini gösterebilmekte. Yalnızlığın tadı bazen acı, ama zincirlerin ardından gelen bir özgürlüğü de var. Sizce ben çok mu geç kaldım hayatıma başlamak için? Yoksa her son, yeni bir başlangıç olabilir mi?