Annemin Gölgesinde – Kendi Evimde Nefes Alamıyorum
Kapı bir anda öyle sert çarptı ki, o sesin yankısı evimizin tüm odalarını sarstı. İçimde bir şeylerin yerinden oynadığını yine hissettim: Bu duvarlar bana ait değildi, bu odalar, bu mutfak, hatta bu koridorlar bile artık bana ait değildi. Annemle göz göze gelmemek için başımı eğip sehpanın üzerindeki çay lekesinin etrafında parmağımı dolaştırmaya başladım. “Elif, kızım, şu sofrayı kaldırsana, yemekler soğumadan her şey bitsin. Her seferinde bekliyoruz, yeter artık!” diye çıkışınca, içimden ona ‘Anne, bu evde patron ben miyim, sensin? Sahi bu evi kim yönetiyor?’ diye bağırmak istedim. Ama dedim ya, sesim çıkmadı. Sadece sustum, yine sustum.
Altı yıl önce annem rahatsızlanıp tek başına kalamaz deyince, eşim Murat’ı ikna etmem gerekti. Kolay olmadı. Onun da annesi-babası vardı; onlara gidip geliriz, dedim, ama annemin yeri burası olacak. Başlangıçta Murat, aile dediğimizin aramızdaki dengeye bağlı olduğunu söyledi, haklıydı. Fakat annem taşındıktan sonra dengemiz dengesizliğe dönüştü. Annem, küçük oğlum Ömer’e, daha altı yaşındayken, domatesin baştan yetiştirildiğini anlatmaya başladı, saksıda kırk kere toprağı karıştırdı. Murat, onun eli değmeden mutfağa yaklaşamadı. Ben ise, işten döndüğümde kendi mutfağımda çay bile koyamadan, “Kızım, o tarif yanlış, öyle mi yapılır?” lafına maruz kaldım. Annem bana hâlâ büyümemişim gibi davranıyordu. Oysa iki çocuk annesiydim ve kırkıma gelmiştim.
Bir gün Murat’la salonda sessizce kavga ederken, Ömer odasından feryat etti: “Anne, anne! Baba niye bağırıyor?” Annem fırladı, sesiyle Murat’ınkini bastırdı: “Benim kızımı üzmeyin! Yüz kere söyledim, kızımı kimse üzemez!” O an iki tarafta da ezilen ben oldum. Ne çocuk olabiliyordum annemin gözünde, ne kadın olabiliyordum Murat’ın yanında. O gece yatağıma kıvrılırken içimden geçen tek şey vardı: Nefes alamıyorum.
Sabahın erken saati. Annem mutfağın köşesinde, yufka açıyor. Oklavanın çıkardığı ses, saate bakmadan günün başladığını haber veriyor. Sessizce yanına geçip, “Anne bir kahve yapayım mı?” diyorum. Eliyle dur diyor: “Sen makineye atmışsın, öyle mi pişer? İnsan gibi cezvede yapılır.” Sustuğumda, kırılan ben oluyorum; konuştuğumda, kavga başladığı için ben suçlu oluyorum.
Bir sabah Murat, aynaya bakarken gözüme bile bakmadan konuştu: “Bu böyle gitmez Elif. Ya annen, ya ben. Bu evde başımıza patron gerekiyorsa, ben çekip gideceğim.” O an gözümün önünden hayatım film şeridi gibi akıp geçti. Annem yıkılmasın, ama ailem de dağılmasın istedim. Lakin hiç kimseyi memnun edemiyordum. Evdeki bu huzursuzluk, çocuklarımı da etkiledikçe günler geçmek bilmiyordu. Ömer, anaokulundan döndüğünde “Bugün arkadaşım annesinin yanında oturdu, neden babam başka odada yatıyor?” dediğinde gözlerim doldu. Cevabım yoktu.
Her gece çocukları uyuttuktan sonra salona çıkıp bir köşeye siniyordum. Annem eski Türk dizilerinin yüksek seslerinde geçmişini, ben ise geleceğimi sırıp harcıyordum. Murat ise salonun ucunda telefonuyla ilgileniyordu. Bazen göz göze gelir, ikimiz de konuşmadan ağlardık. Annem hâlâ bizi çocuk gibi izlerken, bir ömür geçti sanki.
Bir akşam Murat işi gereği mesaiye kalınca çocuklarla yalnız kaldım. Annem, Ömer’in ödevini baştan sona kendisi yaptı, bana bırakmadı. “Senin vaktin yok, işten geldin, ben yaparım” dedi. O an çocuğuyla annesi arasında tek bir saat bile paylaşamayan birine dönüştüm. Artık kendi hayatımda misafir olmuştum. Evin kadını ben miyim, annem mi? Sorunun cevabını kimse veremedi. Her şey gittikçe karmaşık bir düğüme dönüşüyordu.
Bir gün cesaretimi toplayıp annemle konuşmaya çalıştım. “Anne, bu evde biraz bana da alan bırakır mısın? Murat kendini dışlanmış hissediyor, çocuklar da etkileniyor.” Annem gözleriyle duvarı delip geçti ve şöyle söyledi: “Evlat dediğin yanında olur, ben de sana yardım edeyim diye buradayım. Murat’ın gönlü olsun diye kendi annemi terk mi edeyim?” Bu cevap, beni ikiye böldü. Hem annemin yükünü taşıyor, hem eşimin omuzlarındaki ağırlığı görüyordum. Kimse mutlu değildi, ama kimse de karşı çıkamıyordu.
Birkaç hafta geçtikten sonra, Murat evden ayrılıp bir süreliğine arkadaşının yanında kalmak istediğini söyledi. O gece ilk defa çöke çöke ağladım. Annem odasından çıkıp gözyaşlarıma bakmadı; sustu. Ömer ve Pelin, “Baba neden gelmiyor?” dediklerinde, cevapsızca omuz silktim. Kendi annemin elinde kalakalmış küçük bir kız gibi hissettim.
Günler uzadıkça, evin her köşesi anneme ait olmaya başladı. Onun ördüğü danteller, onun kitapları, eski fotoğraflar… Ben Elif olarak siliniyor, annemin kopyasına dönüşüyordum. Bir akşam, aynada kendime baktığımda gözaltımdaki morluklara ve çatılmış kaşlarıma bakıp, “Ben kimim?” diye sordum kendime. İçimde kaynayan öfke, dışarı çıkamadıkça yorgunluğa, tükenmişliğe dönüştü.
Murat bir akşam tekrar eve uğradı, çocukları görmek için. Onun gözlerinde özlem, yorgunluk ve öfke vardı. Annem ise yine kendi otoritesinden taviz vermiyor, “Dışarıda hayat mı var? Herkes bizi kıskanıyor, böylesi aileli yaşam bulunmaz” diyordu. Oysa ailemiz; birbirimize yaklaşamadan, konuşamadan, sessizce dağılıyordu.
Bir gece çocuklar uyuduktan sonra kendi odamda, annemi duymayacağı bir tonda, bastırılmış bir öfkeyle günlüğüme şunları yazdım: “Annem ya da Murat – bu ikilemin içinde hapisim. Hangisini kurtarsam diğeri yarım kalıyor. Benim için bir çıkış var mı, kendi kimliğini koruyarak aile olabilmek mümkün mü?” Biliyorum, yalnız değilim. Bizim evlerimizde, binlerce kadının cebelleştiği bir mesele bu. Kendi annemizden vazgeçememek, kendi ailemize sahip çıkmakta zorlanmak… Bu ülkenin kadınlarının makûs talihi gibi.
Bir sabah oğlum Ömer’in resmini deftere yapıştırırken, yalnızca annesini çizmişti: Ben, Pelin ve annem. Murat yoktu. O an bir şeylerin geri dönüşsüz kırıldığını anladım. Oğlum; yuvasının tam olmadığını, annesinin gözlerinin hüzünle dolduğunu çizmişti kağıda. Gerçek, en çok çocukların çizgisinde saklıymış demek.
Bazen düşünüyorum; annem olmasa suçluluk duyar mıyım? Murat yokken huzurlu olduğum anlarda kendimden utanmalı mıyım? Annemin gölgesinden kim, nasıl özgürleşebilir ki? Bilmiyorum, belki de aile demek; beraber nefes alamadan yaşamak anlamına geliyordur bizde. Yoksa, rahatça nefes alınabilen bir aile kurmak gerçekten mümkün mü? Sizce hangisi daha doğru; annemi üzmeden, kendi ailemi kurtarabilir miyim?