Bir Zamanlar Düşman Olanlar: Zeynep Teyze ve Ziya’nın Olağanüstü İttifakı

— Ziya, lütfen! Arabanın bagajında yer var, hem çantaları hem de beni aynı anda götürmek zor olmasa gerek!

Durakta titrek sesimle bunları söylerken, damadımın yüzünde sabırsız bir ifade vardı. Elimi havaya kaldırıp tekrar seslendim:

— Biliyorum, pazar günü dinlenmek istiyorsun ama sana minnettar kalırım, şu valizleri tek başıma taşıyamam!

Telefonu kapattıktan sonra, içimde tuhaf bir burukluk hissettim. Yıllar geçti, her gelişimde içimde bir tedirginlik, bir suçluluk duygusu… Sanki burada ben fazlalıktım. Damadım Ziya’yla başımız bir kez bile göğe değmemişti; nüktedan lafları, imalı bakışları, tek kelimelik cevapları… Halime üzülsem de kızım Sevda için katlanıyordum hepsine.

O gün, Sevda’nın evinin kapısını açtığımda tabak çanak seslerinin arasında Ziya, kanepede elindeki tablete gömülmüş, gözümün ucuyla bile bakmıyordu. Kızım mutfaktan telaşla çıktı:

— Anneciğim, hoş geldin! İşte bak, erkenden gelmişsin. Ziya, taşımana yardım etti mi?

Omuz silkti. “Eh işte,” dedim, “Her zamanki gibi, sağ olsun.”

Ziya, sanki yokmuşum gibi dikkatini tablete vererek, “Hoş geldiniz Zeynep Hanım,” dedi, gözünü kaldırmadan. Bir şey söyleyecek gibi oldum ama yutkundum. Gerilmenin faydasını görmemiştim bugüne kadar; insan yaşlandıkça barışmak istiyor, huzur istiyor evladının yuvasında.

Birkaç saat sonra akşam yemeği hazırlanırken Sevda telaşla yanıma geldi— gözlerinde bir endişe vardı. Babasının yıllardır süregelen rahatsızlığının, Almanya’dan getirdiğimiz ilaçlarının bittiğini, doktorunun yeni bir şey yazmadığını söyledi. Para sıkıntısı, ilaç kuyruğu, emeklilik maaşı derken, boğazım düğümlendi.

Sonra kapı çaldı— komşu Figen Hanım, apartmanda aidatların iki aydır ödenmediğini yüksek sesle söyledi. Sevda başını önüne eğdi. O an, Ziya’nın gerginliğiyle birlikte içimde yıllardır biriken öfke taştı:

— Ziya, bu evi geçindirmek sana düşmez mi? Sevda başka ne yapacak, zaten çalışıyor, iki çocuğun okulu var, şimdi de babasının masrafları…

Ziya ilk defa ses tonunu yükseltti:

— Bana hesap vermiyorsunuz ya Zeynep Hanım! Her gün yeni bir derdinizi mi dinleyeceğim?

Bir an sessizlik oldu. Kendimi tutamadım, gözyaşlarımı saklamadan mutfağa geçtim. Yıllardır bu eve iyi niyetle, soframa bereket katmak için gelişlerimin hep yük olduğu, istenmediğim gerçeğiyle yüzleştim o gece.

Ama ertesi sabah bambaşka bir gerçek kapımızı çaldı; kızım solgun bir suratla elinde bir kâğıtla geldi. Ziya işini kaybetmişti. Fabrika kapanmış, maaş da gelmeyecek. O an her şey bir anda değişti. Ziya’nın o kendinden emin yürüyüşü gitmiş, gözleri yerde, elleri titriyordu. Ben, yıllarca kendimi bu evde fazlalık hissettiren o damadın yanında ilk kez ona vefadan, dayanışmadan başka bir şey hissedemedim.

Çocuklar okula gitmek için hazırlanırken, Sevda’nın yüzü bembeyazdı. Evin esas yükü ona binmişti. “Anne,” dedi Sessizce. “Ne yapacağız? Kiramız, babamın ilaçları, çocukların masrafları…”

İşte o gün, Ziya’yla ilk kez birlikte masaya oturduk. “Sana kızgın olduğumu biliyorsun Ziya,” dedim, “ama aile olmak böyle zamanlarda belli oluyor. El birliğiyle çıkacağız bu işin içinden.”

Ziya başını kaldırıp gözlerimin içine baktı, ezilmiş bir çocuk gibi: “Ben de ilk kez size güvenmek istiyorum Zeynep Hanım. Ama nasıl?”

O günü hiç unutmayacağım. Evde bir kriz masası kurduk. Ben kendi küçük emekli maaşımı ve yazdan kalma reçeller, tarhanalar, hatta örgü işleriyle nasıl destek olabileceğimi anlatırken Ziya, çevresindeki dostlarından bir iki günlük iş bulmaya çalışacağını söyledi. Sevda ise artık iki işte birden çalışmak zorunda kalacaktı.

Birkaç hafta boyunca mutfağı paylaştık. Ben dolmaları sararken Ziya bulaşıkları yıkadı. O masada ilk kez Ziya’nın sessiz kalıbının altında aslında başka bir adam olduğunu anladım; kendi ailesine, çocuklarına karşı mahcubiyetiyle, hayata karşı öfkesini karıştıran, içine kapanık bir adam. Bir akşam ben eski fotoğrafları gösterirken, huysuzca gülümsedi: “Çocukken benim annem de senin gibi reçel yapardı, Zeynep Hanım. Kokusu bana çocukluğumu hatırlatıyor.”

Küçük Mutlu anlarımız, akşam yemeklerinde Ziya’nın arada sırada bana “Bizim takım oldu galiba?” dediği o anlarda zincirini kırdı. Bir keresinde, Sevda’nın yoğunluğundan dolayı torunların okuluna veli toplantısına ben gittim. Ziya sonradan yanıma gelip, “Oğlan seni dinlerse, dersleri düzelir mi ne diyorsun?” diye sordu. Uzun zamandır ilk defa birbirimize gülümsedik.

Ama kriz büyüdü, ev sahibimiz kapımıza ihbarname gönderdi; kira gecikmişti. O gece ağladım, ama sabah dik durup Ziya’ya önerimle küçük bir ev yemekleri atölyesi açmaya karar verdik. Gündüz ben hamur açıp sos hazırlıyor, akşam Ziya motokurye dostlarıyla siparişleri dağıtıyordu. Birbirimize yaslanmasak asla başaramayacağımız o dönemi atlatırken, aileyi asıl bir arada tutanın kan değil, zor zamanlarda omuz omuza verilmiş emek olduğunu anlamıştım.

Aylar geçti, işlerimiz yoluna girmeye başlayınca, bir türlü yalnız kaldığımız bir sabah Ziya bana şöyle dedi: “İnsan sevdiklerinin yanında olmanın yolunu ancak güçsüzleşince öğreniyor. Senin varlığın bize güç verdi Zeynep Hanım.”

Ben de içimden geçirdim: Hayat bazen en uzak sandığın insanlarla en yakın olmayı öğretir. Aile olmak için ille de aynı kanı taşımak mı gerek? Yoksa bir sofrada lokmanı, gözyaşını, çabayı paylaşmak mı? Sizce aileyi gerçekten bir arada tutan nedir?