Evladın Eşiği: Bir Annenin Kalbindeki Sessiz Fırtına
Kapının önünde öylece kalakaldım. İki elim de alışkanlıkla ceketimin düğmesini aradı; yıllardır her girdiğimde Cem’in evine önce aynada üzerimi düzeltir, sonra mis gibi kolonyamı dökerdim. Annemden bana geçen bir alışkanlık; “Gittiğin eve güzel kokuyla git kızım, muhabbetin de güzel olur,” derdi. Ama bugün, kolonyamın kokusu bile bana fazla geldi. Gözlerimin içine bakmadan konuşuyordu Cem.
“Anne, gerçekten bu gidişle birbirimize zarar vereceğiz… Evde gerginlik oluyor. Sen biraz dinlensen, kendi evinde kalsan?”
Sözlerini anlıyor ama hissetmek istemiyordum. Ters bir rüyada gibiydim sanki.
Gözde birkaç adım arkada, bakışlarını yere dikmiş, elleriyle sürahiyle oynuyor. Onun ve Cem’in yan yana fotoğrafını ilk gördüğüm gün geldi aklıma. Ne mutlu olmuştum, oğlumu bırakacak kadar güvenmiştim ona. Ama şimdi, Gözde gölgesinde anneliğimi, evimde konuk edilmiş gibi hissediyordum.
Cem’in sesi yine geldi: “Bak, torunlar için de en iyisi bu. Sık sık gelirsin, ama biz de bir düzen tutturmak istiyoruz.”
Onun “düzen” dediği şey, benim anneliğimi kapının dışında bırakmaktı. Dişlerimi sıktım. Dalga dalga geçen yıllar canlandı; Cem’in ateşi çıktığında sabaha kadar yanında beklediğim geceler, ilk karnesini aldığı gün sevinçle bana koştuğu an, askerden ilk geldiği gün sarıldığı koku… Bu kadar geçti mi hepsi? Ben şimdi “fazlalık” haline mi geldim?
Her evliliğin bir dönüm noktası olur derler, ama anneliğin kırılma anı böyle mi yaşanırdı? Ben yıllarca kocasını erken kaybetmiş, tek başıma dişimi tırnağıma takmış bir kadınım. Evladım Cem’i her şeyden üstün tuttum. Gözde hamileyken haftalarca çorba yapıp götürdüm, çocuklara ilk masal kitaplarını ben getirdim. Sonra bir gün fark ettim, evdeki her anım biraz daha gereksizleşiyor.
Küçük torunum Aylin, geçenlerde “Babaannem neden burda?” diye sorduğunda Cem ve Gözde göz göze baktı. O an anladım: Benim varlığım artık açıklama gerektiren bir şeydi. Halbuki eskiden ben anlatırdım masalları, şimdi varlığım masal olmuştu.
Bazen kendi evime dönesim gelirdi. Ama evim, Cem’in sesini duymayan, eskimiş mobilyalarla dolu, soğuk bir apartman dairesiydi artık. Her gelişim, Gözde’nin bakışlarından başka bir suçlama okurdum: ‘Sen buradayken ben özgür değilim.’ Evet, belki Türk ailelerinde gelin-kayınvalide çekişmesi hep olurdu. Ama ben hiçbir zaman kendi annemi kayınvalidem kadar görmezdim. Herkeste bir burukluk, ama en çok dışlanmaktan korkardım. Sabrımı zorlayan an ise geçen Ramazan oldu. Davetsiz gitmedim, önceden arayıp “İftarı birlikte açalım mı?” diye sordum. Ama evin kapısı sessizce yüzüme kapandı. Gözde’nin annesi her hafta gelirdi, ama ben misafirliğe muhtaçtım.
Sonunda o gün geldi. Kalbimdeki ağırlıkla yine kapı zilini çaldığımda, Cem doğrudan konuya girdi. O kadar alışık olmadığım bir soğuklukta söyledi ki, tüylerim ürperdi.
“Anne, sana da yazık. Hep yol geliyorsun, yoruluyorsun… Biraz ayrı kalsak, birbirimize iyi gelir.”
İçimde bir düğme koptu sanki.
Cevap veremedim. Sustum. Gözde’nin ayak ucundan geçen Aylin sessizce el salladı, diğer torunum Emre uzaktan baka kaldı. Gözlerinde bile bana olan ihtiyaç azalmıştı.
O kapı bir kere kapanınca insan bir daha aynı cesaretle aralayamıyor. O gece, yalnız odama döndüğümde, tavanı seyrederken içimde koskoca bir boşlukta dolandım. Nasıl oldu da kendi oğlumun evinde, kendi torunlarımın yanında gereksiz oldum? Oysa tek düşündüğüm onların iyiliğiydi. Her aradığımda Gözde cevaplamaz oldu, Cem ise “Yoğunum” deyip geçiştirdi. Bir genç kadının gözlerinden anneliğimin ne kadar değerli olduğunu anlayamadım. Belki fazla fedakar oldum, fazla ‘anne’ oldum.
Bir gün Cem aradı, sadece torunların sesini duymak için. Aylin “Babaannem, sen hiç bize gelmeyecek misin?” deyince gözlerim doldu. Ama arka fonda Gözde’nin “Hadi kapat bakalım” sesi geldi. O an, köklü bir ağacın en kalın dalının testereyle kesildiğini hissettim. Kim bilir, belki baştan beri yanlış yaptım. Evladını bu kadar hayatının merkezine koyarsan bir gün kendini merkezsiz buluyorsun. Bizim kuşağın kadınları hep böyle yaşamadı mı? Evlat, eş, aile… Kendimize bir yer bırakmadan yıllar geçmiş.
Komşum Meryem Teyze bir gün bana, “Sen de biraz kendi hayatını yaşa, çocukların büyüdü,” demişti. O zaman bu cümleye içerlenmiştim. Ama şimdi, gözümden yaş akarken, belki de haklıydı diye düşündüm.
Zaman akıp gitti; artık her bayram ben kendi başıma dolma sarıyorum, çocuk sesi olmadan kahve içiyorum. Bir fotoğraf albümüm vardı, Cem’in küçüklüğünden kalan resimlerle dolu. Onun gülümsemesini her sayfada görmek bana güç veriyor, ama acı da tazeliyor. Yıllar sonra ilk defa kendimden başka kimseye yemek yetiştirmiyorum. Ama en çok kendime şu soruyu soruyorum:
Bir anne olarak evladının hayatında ne zaman yalnızca bir gölgeye dönüşürsün? Sevgiyle kurduğun bir yuvanın önünden, davetsiz geçmiş gibi geçmek ne kadar dayanılır? Belki de gerçek şu ki, yaşlandıkça “fazladan” oluyorsun, kim bilir? Hani anneler sessizce sever derler ya… Peki, evlatlar sessizce unutur mu?
Sahi, sizce anneler kendi hayatını nasıl kurmalı? Veya siz de en yakınınız tarafından ‘fazlalık’ hissediyor musunuz? Belki toplum olarak birbirimize daha anlayışlı, daha açık olmalıydık…