Babam Beni Yeni Ailesi İçin Terk Etti—Şimdi İkinci Bir Şans İstiyor
“Baba, neden?” diye bağırdım, sesim titreyerek. O an, mutfakta elimdeki çay bardağını sıkıca tutarken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Babam karşımda mahcup bir şekilde duruyordu, başı önünde, elleri cebinde. O anı yıllarca hayal etmiş, defalarca kafamda canlandırmıştım ama gerçek olduğunda içimdeki öfke ve kırgınlık bir anda patladı. Annemi kaybettiğimde dört yaşındaydım, hatırladığım tek şey onun kokusu ve bana ninni söylediği gecelerdi. Sonrası hep babamla geçti; birlikte kahvaltı yapar, akşamları televizyon izlerdik. O zamanlar, dünyada sadece ikimiz varmışız gibi hissederdim.
Ama her şey, babamın iş yerinden tanıdığı Zeynep Hanım’la tanışmasıyla değişti. Önce eve daha geç gelmeye başladı, sonra hafta sonları da evde olmamaya başladı. Bir gün, bana oturup konuşmamız gerektiğini söyledi. “Elif, bak kızım… Hayat devam ediyor. Ben de mutlu olmak istiyorum,” dedi. O an, annemin yerini kimsenin alamayacağını düşündüm. Ama babam dinlemedi. Zeynep Hanım’la evlendi, başka bir mahalleye taşındı ve ben babaannemle yaşamaya başladım.
İlk zamanlar babamı her hafta sonu göreceğimi sanıyordum. Ama zamanla aramalar azaldı, ziyaretler seyrekleşti. Yeni bir kız kardeşim oldu, adını Derya koydular. Babam, yeni ailesiyle mutlu görünüyordu. Ben ise babaannemin evinde, eski fotoğraflara bakıp ağlıyordum. Okulda arkadaşlarım babalarından bahsederken içim acıyordu. Bir gün, babamı aradım. “Baba, beni neden istemiyorsun?” dedim. Sessiz kaldı, sonra “Elif, işler karışık. Zeynep de biraz kıskanıyor. Ama seni seviyorum,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu.
Yıllar geçti. Üniversiteyi kazandım, İstanbul’a geldim. Babaannem vefat ettiğinde, cenazeye bile gelmedi babam. O gün, ona dair son umudumu da kaybettim. Kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalıştım, ama içimde hep bir eksiklik vardı. İnsanlar, “Babanla aran nasıl?” diye sorduklarında, “Görüşmüyoruz,” demek zoruma gidiyordu. Bir gün, işten eve dönerken telefonum çaldı. Ekranda babamın adı yazıyordu. Şaşırdım, açıp açmamak arasında tereddüt ettim. Sonunda açtım. “Elif, nasılsın kızım? Konuşmamız lazım,” dedi. Sesi yorgun ve pişmandı.
Beni bir kafeye davet etti. Gittiğimde, saçları iyice beyazlamış, gözleri yaşlı bir adam gördüm karşımda. “Elif, yıllarca sana haksızlık ettim. Affet beni,” dedi. Gözlerim doldu. “Baba, ben sensiz büyüdüm. En zor zamanlarımda yoktun. Şimdi neden geldin?” dedim. O an, babam ağlamaya başladı. “Derya büyüdü, kendi hayatı var. Zeynep’le de ayrıldık. Yalnız kaldım. Sadece sen varsın,” dedi. İçimde öfke ve acı birbirine karıştı.
Bir yandan ona sarılmak, yılların özlemini gidermek istiyordum. Ama diğer yandan, beni yıllarca yalnız bırakan adamı affetmek istemiyordum. “Baba, ben senin kızın olduğumu hep hissetmek istedim. Ama sen beni seçmedin. Şimdi ben seni seçmeli miyim?” dedim. O an, babamın gözlerinde çaresizliği gördüm. “Elif, ne istersen yap. Sadece bil ki, seni hep sevdim. Ama hata yaptım,” dedi.
O günden sonra, günlerce düşündüm. Arkadaşlarımla konuştum, psikoloğa gittim. Herkes farklı bir şey söyledi. Kimisi, “Affet, kan bağı önemli,” dedi. Kimisi, “Kendini düşün, geçmişi bırak,” dedi. Ama karar vermek bana kaldı. Bir gün, eski fotoğraflara bakarken, küçük bir kız çocuğunun babasına sarıldığı bir kareye takıldım. O kız bendim. O an, içimde bir şeyler yumuşadı. Babamı affetmek, geçmişi unutmak demek değildi. Ama belki de, kendim için bir adım atmalıydım.
Babamı aradım. “Baba, konuşmak istiyorum. Ama hemen her şey eskisi gibi olmayacak. Zaman lazım,” dedim. O da, “Ne zaman istersen, ben buradayım,” dedi. Şimdi, aramızda kırık dökük de olsa bir bağ kurmaya çalışıyoruz. Bazen ona sarılmak istiyorum, bazen de uzaklaşmak. Ama en azından, artık içimdeki öfkeyi yavaş yavaş bırakıyorum.
Siz olsaydınız, yıllarca sizi yalnız bırakan bir babayı affedebilir miydiniz? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?