Küçük Bir Bankta Başlayan Hayatımın Dönüm Noktası
“Sen de mi yalnızsın?” diye sordu küçük kız, elindeki bayat simidi parçalarken. İstanbul’da, Kadıköy’de bir parkta, sabahın erken saatlerinde yürüyüşe çıkmıştım. Kafamda bin bir düşünce, hayatımın karmaşasıyla boğuşurken, bankta oturan bu kız dikkatimi çekmişti. Yanına yaklaştım, göz göze geldik. Gözlerinde öyle bir hüzün vardı ki, sanki yıllardır tanıdığım birini görmüş gibi hissettim.
“Bazen,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Ama insan bazen yalnız kalmak ister, değil mi?”
Kız başını salladı. “Ben hep yalnızım. Annem başka bir şehirde, babam da işte. Ben de buradayım işte, kuşlarla.”
O an içimde bir şeyler kırıldı. Kendi çocukluğum geldi aklıma. Annemle babam boşandığında ben de böyle hissediyordum. Annem başka bir adamla evlenmiş, yeni bir hayat kurmuştu. Babam ise işine gömülmüş, beni haftada bir aramayı bile unutmuştu çoğu zaman. O küçük kızın gözlerinde kendi çocukluğumu gördüm.
“Adın ne senin?” diye sordum.
“Zeynep,” dedi utangaçça.
Ben de kendimi tanıttım: “Benim adım Elif.”
Zeynep’le o gün uzun uzun konuştuk. Kuşlardan, okuldan, annesinin yeni eşinden… Her cümlesinde biraz daha içine kapanıyor, sonra tekrar açılıyordu. Sanki anlatmak istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyordu.
O günden sonra Zeynep’i sık sık parkta görmeye başladım. Her seferinde yanına oturuyor, bazen sadece susuyor bazen de saatlerce konuşuyorduk. Bir gün bana cebinden küçük bir peluş fare çıkardı.
“Bu benim en iyi arkadaşım,” dedi. “Adı Maviş.”
Maviş’i bana uzattı, ben de dikkatlice elime aldım. “Çok tatlıymış,” dedim.
Zeynep’in gözleri parladı. “Annem bana aldı. Ama şimdi yanımda değil ya… Maviş hep benimle.”
O an içimde tarifsiz bir acı hissettim. Benim de çocukken annemden kalan tek hatıram eski bir toka kutusuydu. Onu yıllarca saklamıştım, annemin kokusu sinmişti sanki içine.
Bir gün Zeynep’in gözleri dolu dolu geldi parka. “Elif abla,” dedi titrek bir sesle, “Babam yine geç gelecekmiş. Annem de aramadı bugün.”
Yanına oturdum, omzuna hafifçe dokundum. “Bazen büyükler de hata yapar Zeynep,” dedim. “Ama bu senin suçun değil.”
Ağlamaya başladı. O an ne yapacağımı bilemedim. Sadece yanında oturdum, onunla birlikte sustum. İçimdeki küçük Elif de ağlıyordu sanki.
O akşam eve döndüğümde eski defterlerimi karıştırdım. Annemin bana yazdığı birkaç mektubu buldum. Satır aralarında özlem, pişmanlık ve sevgi vardı ama hiçbir zaman tam olarak sarılamamıştık birbirimize.
Ertesi gün Zeynep’e kendi hikayemi anlattım. “Benim de annem ve babam ayrıldı,” dedim. “Çok zor zamanlar geçirdim. Ama sonra büyüdüm, kendi yolumu buldum.”
Zeynep şaşkınlıkla baktı bana. “Sen hiç üzülmüyorsun gibi duruyorsun.”
Gülümsedim acı acı. “İçimde hâlâ küçük bir Elif var Zeynep. Ama artık onun elinden tutabiliyorum.”
Birlikte parkta yürüdük o gün. Kuşlara simit attık, Maviş’i salıncağa bindirdik. Zeynep ilk defa kahkaha attı yanımda.
Bir süre sonra Zeynep’in babasıyla tanıştım. Yorgun ve dalgın bir adamdı. Bana mahcup bir şekilde gülümsedi: “Zeynep’i mutlu ettiğiniz için teşekkür ederim,” dedi.
O an içimde öfke ve merhamet birbirine karıştı. “Zeynep’in size ihtiyacı var,” dedim yavaşça. “Sadece yanında olmanız yeter.”
Adam başını eğdi, gözleri doldu. “Bazen ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi sessizce.
O akşam Zeynep’in babasıyla uzun uzun konuştuk. Ona kendi babamdan bahsettim; nasıl uzaklaştığımızdan, yıllar sonra birbirimizi bulmaya çalışmamızdan… Ona cesaret verdim: “Kızınız sizi affeder, yeter ki siz onun yanında olun.”
Günler geçti, Zeynep’in yüzü gülmeye başladı yavaş yavaş. Babasıyla daha çok vakit geçiriyor, annesiyle görüntülü konuşuyordu artık.
Bir gün parkta bana sarıldı: “Elif abla, sen olmasaydın ben ne yapardım bilmiyorum.”
O an gözlerim doldu. Kendi çocukluğuma dönüp baktım; keşke benim de yanımda böyle biri olsaydı dedim içimden.
Şimdi blogumda bu satırları yazarken düşünüyorum: Kaç çocuk şu anda Zeynep gibi yalnız? Kaç anne-baba kendi acısıyla baş edemediği için çocuğunu unutuyor? Ve biz yetişkinler olarak ne kadar farkındayız onların sessiz çığlıklarının?
Belki de en büyük iyileşme, başkasının yarasına dokunabilmekte saklıdır… Sizce çocukların yalnızlığını gerçekten görebiliyor muyuz? Yoksa kendi acılarımızdan onlara kör mü oluyoruz?