Gölgesinde Aldatılan Bir Kadının Hikayesi: Sahte Mutluluktan Gerçek Yalnızlığa

“Bir insan bir anda nasıl bu kadar değişebilir Zeynep Hanım, sen bana bunu anlat!” diye bağırıyordu annem telefonda, yüzünde kızgınlıktan çok çaresizlik okunuyordu. O an, mutfak penceresinde donup kalmıştım, elimde Ömer’in gömleğiyle. Duvardaki saat, çocukların okula yetişme telaşı, evin içindeki bildik sesler… Her şey bir anda tuhaf, uzak, yabancı geliyordu. O sabah, çocuklardan önce uyandım; aklımda Ömer’in son zamanlarda artan mesaileri, eve geç gelmeleri… Okuldan dönerken arka koltukta unuttuğu cüzdanını bulmam, o geceden kalan ruj iziyle ruhuma işlenmiş gibiydi. Gömleği yıkamaya çalışırken, o uğursuz iz gitmedi, aksine kalbimin ta içine kazındı.

Yirmi yıl… Onca yıl yan yana yaşamak, başını omzuna yaslayıp ağlamak, dert ortağı olmak, çocuklarının başını birlikte okşamak… Tüm bunların, bir başkasının bakışıyla bir gecede silinip gitmesi mümkün müydü? Kendi kendime soruyordum: “Zeynep, nerede hata yaptın? Hangi gün ihmal ettin?”

Hep bana güçlü olmanın yakıştığını söylerlerdi. Günümüzün kadınları, anne, eş, çalışan, abla… Hep bir şeylere yetişmeli, hep birilerinin yüzü gülsün diye çabalamalı. Ama ya bir sabah aynaya baktığında gözlerine yerleşmiş çaresizliği fark edersen?

O sabah kahvaltı sofrasında, Ömer karşıma oturdu. Gözlerimin içine bakarken, içinde biriken huzursuzluğu hissettim: “Bir şey mi oldu, Zeynep?” dedi; sesi sanki bin kilometre ötedeydi. Göz göze geldik; yıllardır ilk defa o kadar yabancıydık. Çocuklarımız, Elif ve Bora ekmeklerine reçel sürerken, ben hayatımın enkazında mezar kazıyordum.

O gün annemin “Şeytan işte, oğlun da olsa anlamazsın!” lafı kulaklarımda yankılandı. Annem hep böyle derdi; ihanetin, evliliğin gündeliği olduğuna inanmazdı ama olur da insan bir gün bu gerçekle yüzleşirse, kadınlar hep tek başına kalırdı. Babam zamanında bir hata yapmıştı, annem affetmemişti. “Biz ayakta kaldık ama hem de eksik kaldık,” derdi bana.

Bir süre Ömer’i izledim, her hareketine, her lafına şüpheyle bakar oldum. Sonra mesajlara, telefonundaki geçmişe, kart ekstrelerine göz attım. Bir pazar sabahı, çocuklar annemdeyken ona, titreyen ellerimle sordum: “Bana doğruyu söyle. Bitti mi? Kim o kadın?” Ömer önce inkâr etti, sonra elleriyle yüzünü kapadı. Gözlerinden bir damla yaş akarken, “Kendimi bile anlamıyorum Zeynep. Çok pişmanım,” dedi. Ama biliyordum, pişmanlık bazen bir yüktür, ama yalanı örtmeye yetmez.

İzin vermek, affetmek… Bunları düşündüm. Baba ocağına dönmek mi, yoksa bu evde yok sayıp devam etmek mi? Mahallede kimse bilmiyor, dostlar telefonda tavsiyelerle dolup taşıyor. “Çocukların için sabret!” diyenler, “Bir daha asla eskisi gibi olamazsınız!” diye fısıldayanlar. Oysa bir tek ben, kalbimin içindeki çığlığı duyuyorum: “Zeynep, kendini ne zaman mutlu edeceksin?”

En büyük kâbusum, Elif’in bir gün yanına oturup “Anne, neden hiç ağlamıyorsun?” diye sormasıydı. Çocuklar hep hissetti; babalarının kahkahalarının yerini sessizliğe bıraktığını… Artık aynı yatakta yatmıyorduk. Geceleri uyanıp pencereden dışarı baktığımda, İstanbul’un sessizliğine karışan iç çekişlerimi duymaktan korkuyordum. Sonra bir gün, Elif elime bir resim tutuşturdu, üstünde üç kişi vardı. Ben, Elif ve Bora. Başkası yoktu. “Babam bugün de gelmeyecek mi?” diye fısıldadı. O an, ihanetin ağırlığını ilk defa tam anlamıyla hissettim.

Bir akşam Bora’nın okul toplantısından dönerken, otobüste karşıma oturan kadının ağladığını görünce, ona istemsizce yaklaştım: “Dertleşmek ister misin?” diye sordum. Kadın başını salladı, “Kocam başka biriyle…” dedi. O an anladım ki, bu şehirde yalnız değildim. Kadınlar birbirinin acısına tanıktı. Eve döndüğümde annem “Sen kararını ver kızım, kimseye hesap vermek zorunda değilsin,” dedi ama “Boşanırsan hayat daha da zor olur,” cümlesini de ekledi. Ağlamakla güçlülük arasında sıkışıp kalmıştım.

Her gün evliliğimin enkazı içinden çıkmaya çalışıyordum. Ömer bazen geceleri mesaj atardı: “Affet beni, çocuklar için yapalım,” diye. Ama güvenin bir kere yıkılınca, yeniden inşa edilip edilemeyeceğini bilmek imkânsızdı. Elif’in gözlerindeki korku, Bora’nın sessizliği… Onlar için güçlü görünmek istedim. Yalnızlığımda, hiçbir sabah güneş ışığı gözlerimi kamaştırmadı.

Bir gün bir psikoloğun kapısını çaldım. “Hayatta en çok neyi kaybetmekten korkuyorsun?” diye sordu bana. Cevap veremedim. Çünkü artık korkacak bir şeyim kalmamıştı. O seanstan sonra herkese karşı açık olmaya karar verdim. Komşuları, akrabaları, mahalle dedikodularını bir kenara bırakıp çocuklarım için sağlıklı, huzurlu bir ev inşa etmeye niyet ettim.

Boşanma dava sürecinde, yaşadığım her anı sorguladım. Avukatımla adliye koridorlarında koştururken, Ömer’in son bir kez arayıp “Biz yenebiliriz, her evlilikte olur,” demesine dayanamadım. “Her evlilikte oluyor diye bana yaşattıkların benim hayalimdi!” diye haykırdım. Parmaklarım titreyerek kendim için kapıları kapattım; yeni bir hayatın kapısını araladım.

Şimdi, her gece çocuklarıma masal anlatırken, bazen cümlelerim yarım kalıyor. Bir kadın, tek başına da olsa yeniden doğabiliyorsa, her depremden sonra evinin duvarlarını kendine ve çocuklarına sıfırdan örebiliyorsa… Ben de güçlüyüm demektir. Ama zaman zaman kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: “Gerçekten yeniden güvenmeyi öğrenebilir miyiz? Yoksa hayat boyu, sevdiğimizin bir gün sırtımızı dönmesinden mi korkacağımızı bilerek mi yaşarız?”