“Git Annene!”: Bir Yenidoğanla Ana Ocağına Dönüş ve Evliliğimin Küllerinde Bir Anne Olarak Ayakta Kalmaya Çalışmak

Gece üçü on geçiriyor ve gözlerim uykusuzluktan yanarken, Zeynep’in incecik, çaresiz ağlamaları yankılanıyor odada. Sırtını sıvazlayıp hafifçe sallamama rağmen ne benim kucağım, ne sıcaklık ne ninni ona huzur veriyor. Sanki kolikler hiç bitmeyecek, sanki başka bir hayatım olmayacakmış gibi… Bir yanda yatağın köşesinde yüzünü yastığa gömmüş eşim Serkan’ın sesi huzursuzluğumun üzerine tuz basıyor: “Artık dayanamıyorum, Elif! Bir gecedir uykusuzum, git biraz da annen baksın sana. Al kızını, git annenin evine! Huzur yok bu evde.”

Sanki sıradan bir cümleymiş gibi çıkıyor ağzından, ama içinde yıllardır biriktirdiğim hayal kırıklığı kabarıyor. Bir an durup bakıyorum Serkan’a. O bir zamanlar bana “canım” diyen, birlikte bu hayatı kuracağımıza inandığım adam, şimdi ben ve yeni doğan kızımızı elinin tersiyle itiyordu. Gözlerimden yaşlar süzüldü, istemsizce. Bunu duyana kadar ne kadar yalnız olduğumu fark etmemişim.

Bavulumu sessizce toplarken annemin eski püskü valizini açtım kendi evimde. Tüm vücudum titriyor, sanki bir rüyadayım. Zeynep’in minik eşyalarını koyarken, onun üzerine titrerken, bir taraftan kalbim kırık. Babamın 90’larda aldığı, hala çalışan ama kulağa rahatsız gelen eski minibüsle gece vakti annemin evine geçiyorum. Annem kapıyı sessizce açıp beni ve Zeynep’i karşılıyor, gözlerinde kaygı ve anne şefkatiyle.

Annemin salonunda, eski halının üzerine serdiğim yatakta Zeynep’i usulca yatırıyorum. Annem fısıldayarak yanımda soruyor: “Serkan ile kavga mı ettiniz?” Sormasa da anlar gibi. Ama ağzımı bıçak açmıyor. O gece neredeyse hiç uyuyamıyorum. Kafamın içinden bir yandan bebeğimin kolik ağlaması, bir yandan Serkan’ın sözleri, bir yandan hayatımın bir daha asla düzenli olmayacağı korkusu geçiyor. Duygularımın içinde kaybolmuş hissediyorum.

Sabah uyandığımda annem bir tepsi kahvaltı hazırlamış. “Kızım, annelik böyle… Zor olacak diye kimse söylemedi mi sana? Ben de ilk zamanlar çok yalnızdım… Ama bizde, anneye geri dönmek ayıp değildir. Sen güçlü ol, Zeynep sana bakacak.” Onun tesellisi hoşuma gidiyor ama içimde kocaman bir boşluk var. Bazen bir annenin kolları bile insanı içine işlemiş yalnızlıktan çekip çıkaramıyor.

Birkaç gün boyunca Serkan’dan tek bir mesaj dahi almıyorum. Zeynep’in geceleri bitmeyen ağlamalarıyla uğraşıyor, gündüz ise annemin eski komşularına ayıp olur diye susmaya, kızımdan utanmadan emzirmeye çalışıyorum. O koca şehirde, eski evimde her zaman arkamda olduğunu sandığım adamın bir anda kayboluşunu hala sindiremiyorum. Beraber bir hayat kurmak, bir çocuğu büyütmek ne kadar kolay sanmıştım. Televizyonda, dizilerde, arkadaşların anlatımlarında hiç biri bu gerçekliği anlatmıyordu; yalnızlık, uykusuzluk ve üstüne üstlük umutsuzluk.

Bir sabah, annem bana elini uzatıp sessizce, “Bazen bir kadının en büyük düşmanı beklediği adam olur kızım. Sen önce kendine sarıl, ben yanındayım,” diyor. O an annemin de yıllar önce babamla ne fırtınalar atlatmış olduğunu anlıyorum. Akşamına Serkan’dan ilk kez bir mesaj geliyor, kısa bir cümle: “İyi misiniz?” Sadece bu kadar. Ne Zeynep’in adını anıyor, ne eve dönmemi istiyor. İçimde öfke köpürüyor. Ben onun çocuğunu doğurdum, geceleri onunla uykusuz kalıyorum; peki ya o? Birkaç gün uykusuz kaldı diye ailemizi dağıtmaya meyilli.

Birkaç gün sonra Serkan çıkageliyor, elinde poşetlerle. Aniden annemin gözleri doluyor; torununa kıyafet, bana da çikolata getirmiş gibi. Gerginlikle, “Konuşmamız lazım,” diyor bana. Salonun köşesinde otururken, “Bunun böyle olmasını istemedim. Sen güçlü bir annesin ama ben… Bilmiyorum, belki de ben baba olmak için hazır değildim,” diye fısıldıyor. Sözleri kalbime düğüm atıyor.

“Sen hazır olana kadar Zeynep bekleyecek mi? Ben bekleyecek miyim? Hep mi bana ait olacak bu yük?” diye çıkışıyorum. O an Zeynep tekrar ağlamaya başlıyor; annem kucağına alıp salondan çıkıyor, bizi baş başa bırakıyor. Serkan’ın gözleri bana bakarken, ilk defa bir kaybolmuşluk seziyorum onda. “Biliyorum Elif, ben de korkuyorum. Hayatımda ilk kez bu kadar sorumluluk hissediyorum. Yanlış yaptım, özür dilerim. Ama bazen her şeyden kaçmak istiyorum, tıpkı şimdi olduğu gibi…”

Sessizlik. Babam akşamdan kalma haberleri televizyondan izlerken bizi duymazdan gelmeye çalışıyor, annem ise odada torununu susturmaya uğraşıyor. Ben ise evliliğimi, yuvamı ve yeni hayatımı paramparça halde elimde tutmaya çalışıyorum. “Düşünsene Serkan, ben de kaçmak istedim. Her gece ağlayan bir bebekle, gündüz bitmeyen işlerle, senin uzayan iş toplantıların ve artık bana bakmayan gözlerinle ben de kaçmak istedim. Ama annelik böyle bir şeymiş demek… Kaçamıyorsun. Kaçınca daha da yalnızlaşıyor insan.”

Belki de Serkan’la konuşarak bir yol bulabilirdik. Belki profesyonel destek alsak, aile danışmanına gitmeyi kabul etse… Ama onun gözlerinde çözülmemiş eski yaralar, bende ise bitmek bilmeyen bir korku var. Serkan iki gün sonra apar topar evine dönüyor, ben ise Zeynep ile annemin evinde hayatımı yeniden kuruyorum. Aramızdaki mesafe azalsa da güven duygumun geri gelmesi için daha çok zaman gerektiğini hissediyorum.

Bir ay böyle geçiyor. Zeynep’in ağlamaları biraz hafifliyor, ben ise onun kokusu ve ilk tebessümüyle kendi yaralarımı yavaşça iyileştiriyorum. Annemle birlikte geceleri dönüşümlü uyanıyoruz, arada komşulara gülüyoruz. Arka bahçeye kurduğumuz salıncağa Zeynep’i ilk kez koyduğumuzda iki nesil kadının – annem ve benim – gözlerinde yaşlar aynı anda beliriyor. “Bak kızım, hayat ne olursa olsun anneler yanındadır. Ama sen de kızına bir gün benim sana verdiğim kadar güç vermelisin.”

Bazen Serkan hafta sonları uğruyor; Zeynep’i kucağına alınca yüzünde eskiden görmediğim bir yumuşaklık var. Elbet her küsüşün uzun vedası, her sarılışın buruk tadı olurmuş. Biz tamir olamadık belki ama Zeynep’in yüzündeki masumiyet bana başka bir umut veriyor. Şimdi biliyorum ki bu ülkenin dört bir yanında nice anne, bir omuzda kolik bebek, diğer omuzda hayat korkusuyla her gece yeniden doğuyor. Evlilik dediğin el ele yürüdüğünü sandığın yolda, bazen taşlara takılıp düşmekmiş.

Ve her gece Zeynep’i uykuya yatırırken kendi kendime soruyorum: “Bir kadının kendi evliliğinde ne kadar yalnız olabileceğini düşünebiliyor musunuz? Hiç siz de içinde bulunduğunuz ailede kendinizi bu kadar yabancı hissettiniz mi?”