Sessizlik ve Gerçek Arasında: Bir Anne Olarak En Zor Seçimim
“Anne, ne olur bana yardım et,” dedi Eda, gözlerinde çaresizlikle. Akşamın o geç vaktinde, mutfağın yalnızlığında titreyen sesi hâlâ kulaklarımda tınlıyor. Tezgâhın başında elimde sıcak çay bardağı, ellerim titriyor. Az önce eşim Mehmet üst kata çıkmıştı; içeride sessizlik vardı ama bizim aramızda fırtına kopuyordu.
Eda, üç ay önce büyük bir sessizlik ve utançla annesinin evine döndü. Eşi Erkan’la evliliklerinin ikinci yılında, apar topar İstanbul’dan Eskişehir’e, çocukluk evine geldi. O gece gözleri kıpkırmızıydı, konuşmadı, tek yaptığı odamda uyumak istemek oldu. Kalbimde büyüyen bir sıkıntı, onun acısını el yordamıyla anlamaya çalışırken boğazımda hiçbir zaman yutamadığım o düğüm vardı.
Sonra gerçek ortaya çıktı: Eda hamileydi. Ama karnında taşıdığı bebek, Erkan’dan değildi…
Bunu öğrendiğimde, bir annenin ikiye bölündüğü anı yaşadım. O an, kendi gençliğimde yaptığım hatalar, annemden sakladıklarım, babamın eve geç geldiği geceler geldi aklıma. Bizim ailede sırlar hep duvarların arasında yankılandı, hiç kimse sesini çıkaramadı. Eda, bana suçlulukla baktığında gözünde kendimi gördüm: Anneler hep kızlarının aynasıdır ya…
Kızım günlerce odamdan çıkmadı. Bazen bir çığlıkla uyanıyor, bazen sessizce camdan dışarıyı izliyordu. Onu sabaha karşı mutfakta yakaladım birkaç kez, yerde çökmüş, kucağında yorganı, dalgın bakışlarla duvara bakarken. Her seferinde ona sarıldım, birlikte sustuk çünkü kelimeler her zaman fazla geliyordu.
Bir sabah, babası Mehmet’in yüzündeki kırışıklıklar daha da derinleşti. Sanki kendi ömrümüzden biraz daha alınıp gitmiş gibiydi. Eda, babasına göründüğünde, Mehmet cevap vermedi, başını çevirdi. O an, evimizin içinde bir uçurum açıldı sanki; kimse birbirinin gözünün içine bakamadı.
Eda ise, “Anne, Erkan’ı hâlâ seviyorum ama ona her şeyi anlatırsam, hem onu hem kendimi bitireceğim…” dedi bir gece. Bu cümle, ruhumda açılan başka bir yaraydı. Eda için anne olmak ne demekti, kendini affetmek mümkün müydü? Başkalarının ne dediği, mahalle baskısı, akrabalar, hatta komşular… Hepsi Eda’nın üzerindeydi. Kızım her geçen gün biraz daha eriyordu.
Bir gün okuduğum bir mesaj, her şeyi başlatan şey oldu. Eda’nın telefonundan yanlışlıkla açılan bir WhatsApp konuşmasında, başka bir erkeğe yazdığı cümleler… O satırları okurken nasıl nefes aldığımı bilmiyorum; tek istediğim, Eda’ya zarar vermemekti. “Anne, ben ne yaptım?” dediğinde, ben de ona sarılıp “Ben de bilmiyorum, yavrum. Ama yanındayım.” dedim. Hangi anne çocuğunun göz göre göre acı çekmesini isterdi ki?
Bir anda, geçmişte annemin bana söylediği sözler aklımda yankılandı: “Kızım, yalanla yaşanan hayat gün gelir alır insanı elinden.” Şimdi ben Eda’ya yalan mı söylettiriyorum, yoksa onu koruyor muyum? Gece geç saatlerde kızımın gözyaşlarını okşarken, içten içe o büyük vicdan azabıyla boğuşuyorum. Mehmet’e anlatmaya çalıştım ama o da duvarlarını ördü; “Bırak büyüyünce ne isterse kendi karar versin. Bize ne!” dedi keskin bir tonla. Oysa biz onun ailesiyiz, annesi-babasıyız; nasıl sırt çevirebiliriz?
Ben ise her gece Eda’yı teselli etmeye çalıştım. Ona çay yaptım, yanında oturdum, saçını okşadım. Ara sıra, onunla dışarı çıkıp eski mahalleye, çarşıya gittik. İnsanların bakışlarında gizli sorular vardı, sanki herkes bir şey biliyor gibiydi. Kimseye bir şey anlatamadık; “Erkan’ın işi çıktı, Eda dinlenmeye geldi” dedim. O yalan bile içimi kemirdi.
Bir gün Erkan kapıda belirdi. Eliyle kapıyı yavaşça çaldı, sesi titriyordu. Gözlerinde sevgiyle karışık bir fırtına vardı. “Eda, ne olur bana anlat. Sana ne oldu?” dedi. Eda, köşeye çekildi, sadece ağladı. Ben ise nefesimi tuttum. Erkan’a gerçeği söylemek, bütün bu sırları orta yere saçmak demekti. O geceden sonra Erkan bize çok daha az uğramaya başladı. Eda ise her gün biraz daha içine çekildi; ben ise arada kalıp ne yapacağımı bilemez haldeydim.
Bir akşam, Eda mutfakta dizlerinin üzerine çökmüş, başını ellerine gömmüştü. “Anne, sen hiç kendinden nefret ettin mi?” dedi. O an, yüreğim ikiye bölündü. Ona ne diyebilirdim ki? “Hayat bazen en büyük acılarını, en yakınlarından alıyor” dedim ve halının üzerine oturup elini tuttum. İkimiz de ağladık. Çünkü bir ailede ‘ayıp’ ile ‘günah’ kelimeleri bazen sevgiden daha güçlü bağlar kuruyor insanın boynuna…
Hamileliğin dördüncü ayına girdiğimizde, Eda daha fazla saklayamadı. Evin içinde dolaşan bakışlar, Mehmet’in gözlerinin içine bakamaması, benim her hareketimde titremem… Her şey gittikçe ağırlaştı. Günlerce televizyonda diziler döndü durdu, ama hiçbirimiz bir şey anlayamadık. Ben ise her an telefonda, annem ya da ablam arayacak diye diken üstündeydim. Kapı çaldığında, Eda yine irkildi. “Kendimi nasıl affedeceğim, anne?” diye sordu; verecek cevabım yoktu.
Eda bana “Sen olsan ne yapardın?” diye bakıyor, gözleriyle bana sorular soruyordu. Her gece dua ederken Allah’tan yol göstermesini diledim, cevapsız kaldım. Acaba Eda’nın sırrını mezara kadar taşımak, onu koruyacak mıydı? Yoksa gerçekleri anlatmak, hepimizi yıkacak mıydı?
Zaman akıp giderken sorular büyüyordu. Onun gözlerinde gördüğüm korku, kendi gençliğime dair hatıraları yeniden canlandırdı. Bizim köyde de, şehirde de kadınlar her zaman ilk günahın yükünü taşıyan olmuştu. Şimdi sıra Eda’daydı. Onu yalnız bırakmak, onu Erkan’dan ayırmak ya da sırla yaşamasını istemek… Hiçbiri kolay değildi. Fakat gerçekler, bir gün kapıdan girecek diye korkuyordum.
Bir gece Eda gözyaşları içinde, “Anne, helal et hakkını. Belki de en başından konuşmalıydık” dedi. O gece, birlikte pencerenin önünde oturup, suskun sokakları izledik. Eda’nın elleri buz gibiydi. Hayat sadece bizden mi bu kadarını istiyor, yoksa biz mi kendimize eziyet ediyoruz, bilmiyorum.
O gün bugündür, her sabah kalktığımda, kendime şunu soruyorum: Anne olmak, bazen hiç istemediğin yükleri taşımak mıdır? Birinin sırrını sonsuza kadar saklamak, onu gerçekten korumak mı demektir yoksa bir başka acının yolunu açmak mı? Gerçekten, siz olsaydınız ne yapardınız?