Kocamın Ardından, Evimden Kovulmak: Yabancı Bir Köyde Yeniden Başlayan Hayatım
“Sen artık burada kalamazsın, babamın emaneti burası, hakkını yedirmem.” Ayşegül’ün bu cümlesi kapı eşiğinde yankılandığında içimdeki her şey buz kesmişti. Yirmi üç yaşındayken ikinci baharımı bulduğum, her köşesine hayalimi astığım o ev, şimdi bana mezar kadar soğuk, mezar kadar sessiz olmuştu. Hakkı’nın cenazesi yeni kaldırılmıştı. Nisan yağmurları gibi gözyaşım bitmedi, taziye evinde eski bir yastık gibi köşeye itildim. “Teyze, sana kahve koyayım mı?” diyen bile kalmamıştı. Oysa onların babası bana “benim dünyam sensin” derdi. Şimdi ise tüm dünya bir anda üzerime kapanmıştı.
Çocuklar… Onlar bana hiç “anne” demediler, ama Hakkı’nın isteğiyle elimden geleni yapmaya çalıştım. Onları lise diploma törenine götürdüm, hastalandıklarında başlarında bekledim. Eşim bana vefatından önce, “Eğer bana bir şey olursa, bu evin yarısı sana ait, içim rahat, çocuklar seni sever” demişti. Oysaki o günü görseydi, kızlarının beni eşyalarımı toplayıp, köy minibüsüne bindirişini, oğlunun ben giderken göz göze bile gelmeyişini…
O gün, ellerim üşüyordu. Çantamda birkaç kıyafet, eşimden bana kalan küçücük bir altın küpe, bir de kumbarada biriktirdiğim son paralar… Hayatımın geri kalanını sırtıma yüklenip, kader nereye derse oraya demiş gibi minibüsle Tekirdağ’ın uzak bir köyüne yol almaya başladım. Minibüsün camından dışarıya bakarken, düşündüm: Bir kadın kaç yaşında, nasıl bu kadar yalnız kalabiliyor? Kırk iki yaşında, tekrar başlamak nasıl mümkün olabiliyor? İnsanın başına gelmeden anlayamadığı bir acıymış…
Köy meydanına indiğimde kimse beni tanımıyordu. Köy muhtarı Hayri Bey, cebinde taşıdığı tespihin tesellisiyle, “Hoşgeldin bacım, ev arıyorsan Nazife Hanım’ın evi boş duruyor, istersen konuşayım,” dedi. O gece Nazife Hanım’ın yıpranmış evindeki tahta divanda, içten sarsılarak ağladığımı, gecenin sessizliğinde kendimi hiç olmadığı kadar çıplak hissettiğimi asla unutamam…
İlk günler zor geçti. Ne işim, ne gücüm vardı; bahçesiyle uğraşan kadınlara yaklaşamıyordum. Kahveden gelen erkek gülüşleri, “Yalnız kadın iyi değildir” diyen fısıltılar… Evdeki her toprak kokusu, bana Hakkı’nın gömleğinin yıkandığında yayılan kokuyu hatırlatıyordu. Simdi ormanın köyüydüm; ne komşunun kızının gelinliğinden, ne meydanda dönen dedikodudan haberim vardı. Hiç kimseye yük olmadan, bir şekilde ayakta kalmalıydım. Soframı kendim kurmalıydım.
Bir gece Nazife ablayla dertleşirken, bana pazar yerinde boş bir tezgâh olduğunu, köyde organik reçeller, salçalar çok sattığını söyledi. Önceleri, kendi reçelimi zar zor kaynatırken, “Benim yaptıklarımı kim alır?” diye kendime gülerdim. Ama çare yoktu, hayat beklemiyordu. Ertesi sabah, erken saatlerde bahçeden topladığım erikleri, Hakkı’dan miras bildiğim tariflerle kaynattım. Ellerim yanmıştı, şekerlerin tencereden fırlayan damlaları ellerimi yaksa da içimde tuhaf bir sıcaklık vardı: Hayatta kalmak zorundaydım!
Pazar sabahı, dört çeşit reçelimle tezgâha çıktım. İlk müşteri Gülay Hanım’dı. “Ne güzel elin var bacım, reçellerin şifa olur,” dedi. O cümlesiyle arka arkaya diğer kadınlar da yaklaşmaya başladı. Kimisi annesinin evini özlemiş, kimisi dertliydi. Tezgâh başında kadın dayanışmasını ilk defa orada iliklerime kadar hissettim. Kimse nereden geldiğimi sormadı. Herkes hayatında bir parçanın eksik olduğunu hissettirdiği gibi, elimi sıkarken bana yeni bir umut verdi.
Hayatımı biriktirdiğim eski fotoğraflardan vazgeçmek zorunda kalmıştım, ama burada, başkalarının hikâyelerine kulak verirken yeni bir sayfa açtığımı anladım. Akşamları yalnızlığa alışamamıştım; Hakkı’nın eşyası, bana bir zamanlar ait olan evin hayali gözümün önünden gitmiyordu. Ama sabahlara karşı gökyüzündeki güneş bambaşka doğuyordu. Sabah namazından çıkan kadınlarla cami avlusunda selamlaşırken, “Sana köyümüzde ihtiyacımız var,” dediklerinde boğazım düğümleniyordu.
Yaz geçti. Reçellerim köyde nam salınca, muhtar Hayri Bey bana köy kadınları derneğinde konuşma teklif etti. O gün, hayatımda ilk kez onlarca insana kendi hikâyemi, tek başıma sıfırdan nasıl ayağa kalktığımı anlattım. Elim titrerken, “İnsan tek başına nasıl güçlü olabilir?” diye sordum. Onlar alkışlarken içimden, Hakkı’nın gülüşüyle göz göze geldim sanki…
Bir akşamüstü, köy yoluna bir araba yanaştı. İner inmez tanıdım – Hakkı’dan kalan oğullardan biri, Serhat. Yüzünde pişmanlık var gibiydi. “Teyze… Biz hata yaptık, çok üzüldük. Benden yana bir hakkın varsa helal et,” dedi. Orada öylece kaldım. Hakkı’nın hatırası, oğlunun gözündeki yaş ve benim içimdeki yıkılmışlık; hepsi birleşmişti.
Zaman geçti. Şimdi, o mahzun evin balkonundan baharı izlerken, geçmişin acısını yüreğimde bir yara gibi değil, bana güç veren, nefes aldıran bir iz gibi taşıyorum. Düşünüyorum:
Acaba bir kadın kaç kere yeniden doğabilir hayatta? Onu asıl güçlü yapan, sahip oldukları mı, yoksa terk edildiğinde hayata tutunduğu cesaret mi? Sizce insan, en derin yarasını nasıl sarar?
Yorumlarınızı bekliyorum… Belki biri, bugün benim hissettiğim umuda, sizin cümlenizle tutunur…