Annemin Son Sözü: Umut ve Gözyaşı Arasında Bir Hayal
“Oğlum, bana bir söz ver. Cem’i yalnız bırakma. O daha çocuk…” Annemin yüzü, hastane odasının solgun ışığı altında sanki dünyadan değil, zamandan kopmuş gibiydi. Ona bakarken çocukluğumdan beri içimde biriken korkuların hepsi sırtıma çullanmıştı. Gözlerim doldu ama ağlamamayı seçtim. Çünkü her ne zaman yanına ağlayarak gelsem, hep güler yüzle karşılamış, “Bu hayatta en kötü şey bile bir gün biter, oğlum,” derdi. Ama artık o günlerden değiliz, annemin elleri soğuk, nefesi cılız; hayatı ince bir ipte sallanıyor.
Ben Berk, kırkıma ramak kala annemin başında ölümle yaşam arasındaki bu bekleyişte kendime dair bütün kimliklerimi sorguladım. Damardan giren seruma, hafifçe titreyen ellerime bakarken içimi bir suçluluk duygusu kapladı. Yıllarca işten güçten, İstanbul’daki hayatımdan dolayı, annemi ve kardeşimi ihmal ettiğimi düşündüm. Ablam Gülten Almanya’da, Cem ise on iki yaşında, annemin yanında, baba ise çok önce başka bir hayatı seçmiş. Çoğunlukla annenin omuzlarına yüklenen o eski, bildik hikaye.
“Berk, Cem sana emanet. Biliyorsun ben gidene kadar hayatta kalmasın isterim…” dedi annem, dudakları titreyerek. O an içimde bir düğüm oluştu ama cevap veremedim. “Anne… Nereye gidiyorsun ki?” Sustum. Sözüm boğazımda dondu.
O gece dışarıda fırtına vardı, içeride ise zaman durmuştu. Cem pencerenin önünde elinde dondurmasıyla ağlamaklı şekilde bana baktı. “Ağabey, annem ölecek mi?” Ne zaman doğru söylemek gerekir? Ne zaman yalan iyidir? Ben ikisini de beceremeyip sadece “Yanındayız oğlum, korkma” diyebildim. Cem sessizce ağlamaya başladı.
Hastanede annemin dostu, eski komşumuz Nevin teyze yanımıza geldi. Sessizce bir tabureye oturdu. “Berk, annenin duası bizim mahalleden, bu aileden biri olarak tekrar bir araya gelmenizdi. Sonu ne olursa olsun senin gücüne güveniyor.” dedi. O güne kadar annem için ne kadar az şey yaptığımla yüzleştim. Hesap yaptık, para yetmedi, geceyi sandalyede geçirdik. Dışarı çıkıp hastaneye en yakın pideciden sıcak bir şeyler almak zorunda kaldım. Kasada sıradayken içimden “Keşke her şeyi daha önceden, annem hasta olmadan yapabilseydim” dedim. İnsan en yakınlarını yanındayken değil, kaybetme eşiğinde fark ediyor.
Ertesi sabah, doktor Mehdi Bey geldi. Uzun cümlelerle dolaşmadan konuştu: “Durum kritik, hazırlıklı olunuz. Belki birkaç gün, belki saatler…” diye. İşte beklediğimiz ama asla hazır olamayacağımız cümle. Öldüğünü hayal etmek aklımdan bile geçmemişken, o gerçek oldu. Annem, bana ve Cem’e son kez güldü, zorla elimi sıktı. “Söz verdin oğlum, unutma!” diyerek gözlerini kapadı. Bir süre sonra avuçlarındaki sıcaklık da kayboldu.
Cem, annemin cenazesine sarılırken “Anne, söz veriyorum ağabeyle hiç ayrılmayacağım… Ama sensiz nasıl olurum bilmiyorum ki…” diye fısıldadı. Ben sustum. O kadar yorgundum ki, içimden bir çığlık kopuyordu ama sesim çıkmıyordu. Mahallede herkesin, “Başınız sağ olsun.” sözleri kuru yaprak gibi üzerimden geçip gitti.
Cenaze sonrası eve döndüğümüzde, annemin o eski sandığı hala duruyordu odasında. Cem de başında. “Ağabey, annem dedi ki, sandığın içinden annemin bana yazdığı mektuplar varmış. Okuyalım mı?” dedi ürkekçe. Sandığı açtığımızda eski bir defter, bir ipte boncuklu kolye ve birbirine sarılmış birkaç mektup bulduk. Basit, naif cümlelerle yazılmış satırlardı:
“Cem’im, hayat bazen çok ağır gelir. O zaman kardeşine sarıl. Berk’im, Cem’i koru, ona kol kanat ger. Bir aile olmak kolay değil ama birbirinizden kopmayın yeter.”
Mektubu okurken ağladım. Cem’in başını okşadım. “Biliyor musun Cem, annemiz bizi hep düşündü. O yüzden senin için elimden gelenin fazlasını yapacağım.” diyebildim. Kendi iç sese ise her gün aynı yalanı söylemenin utancını duyuyordum. Çünkü ben bu şehirde iş bulamamış, annemin ölümünden sonra ne yapacağımızı bilmiyordum. İstanbul’a dönsek Cem okulunu bırakacak, burada kalsak iş yok. Ablam Gülten’den para istemek istemedim, çünkü o zaten zor durumda. Teyze ise başka şehirde. Yalnızdık.
O gece Cem’le bir yatakta tek başımıza kaldık. Elektrikler kesildi, şehir soğudu. Cem uykusunda annesinin ismini sayıkladı. O an annemin sesini duydum sanki: “Bırakma kardeşini, oğlum. Kardeş acıdan da, yoksulluktan da daha iyi kurtulur. Yeter ki yalnız kalmasın.”
Ertesi sabah Cem’le mahallede eski bakkalımız Hasan amcanın yanına uğradım. “Başınız sağ olsun, Berk. Evinize iş düştü, Cem’in de okul masrafı var. Ben mahalleye bakarım, siz yeter ki yıkılmayın, oğlum.” dedi. O an, mahalle olmanın ne demek olduğunu ilk kez hissettim. Annemin geçmişte bütün mahalleye yaptığı iyiliklerin şimdi bize geri döndüğünü gördüm.
Bir hafta geçti. Cem misketlerini oynarken artık annemi daha az ağlayarak hatırlıyordu. Ben ise her gece odasında, annemin ses kaydını dinliyordum. “Oğlum, eğer bir gün ben gidersem… Kendine, kardeşine iyi bak. Hayattaki en büyük korkum sizin birbirinize sırt çevirmenizdi. Ne olursa olsun, bir aile olarak kalın.”
Ablam Gülten yıllar sonra eve geldi. İlk kez kardeşçe sohbet ettik. Annemin yatağına başını koyup ağladı. “Ben de ne kadar uzak kaldıysam da, artık uzak durmayacağıma söz veriyorum.” dedi. Üçümüz ilk kez salondaki eski kanepede kahvaltı ettik. Belki maddi olarak zorlandık ama annemin özlediği huzurlu aile tablosu bir nebze de olsa gerçekleşmişti. Cem okulda başarılı oldu, ben mahallede ufak tefek işler bulmaya başladım. Her şeye rağmen birbirimize daha sıkı sarıldık.
İşte şimdi, her gecenin sonunda annemin resmiyle konuşuyorum: “Anne, verdiğim sözü tutabildim mi? Kardeşini yalnız bırakmadım ama ya kendime ne zaman söz vereceğim?” Siz hiç, bir aileyi bir arada tutmaya çalışırken kendinizi parçaladığınız oldu mu? Hangi sözler, hangi acılar bir aileyi hep bir arada tutabilir sizce?