Bir Adım Mutluluğa: Elif’in Hikayesi

“Elif, bak kızım, komşunun kızı da nişanlandı. Sen hâlâ tek başına ne yapıyorsun bu koca şehirde?” Annemin sesi telefonda yankılandığında, mutfağımda çaydanlığın fokurtusu bile susmuş gibiydi. İstanbul’un göbeğinde, küçük bir apartman dairesinde oturuyordum ama annemin sesiyle bir anda çocukluğumun geçtiği Eskişehir’deki evimizin mutfağına ışınlanmıştım sanki.

Telefonu kapattıktan sonra pencereye yaslandım. Karşı apartmanın balkonunda çamaşır asan yaşlı kadını izledim. O an içimde bir boşluk hissettim; sanki hayatımda eksik olan bir şey vardı ama ne olduğunu bilmiyordum. 29 yaşındaydım, üniversiteyi dereceyle bitirmiş, İstanbul’da iyi bir şirkette çalışıyordum. Ama annem için bunların hiçbiri yeterli değildi; asıl mesele evlenmemdi.

Bir akşam işten eve dönerken, metrobüste yanımda oturan Ayşe’yle sohbet etmeye başladık. O da benim gibi Eskişehir’den gelmiş, İstanbul’da tutunmaya çalışan biriydi. “Elif, aileni çok mu özlüyorsun?” diye sordu. Gözlerim doldu, “Bazen sadece annemin sarılmasını istiyorum,” dedim. Ayşe gülümsedi, “Ama onlar da senin mutlu olmanı istiyor, kendi bildikleri şekilde.”

O gece yatağımda dönerken, annemin sözleri kulağımda çınladı: “Kız kısmı yalnız kalmaz.” Oysa ben yalnız değildim; iş arkadaşlarım, dostlarım vardı. Ama ailemin gözünde yalnızdım çünkü evli değildim.

Bir hafta sonra ailemden gelen baskılar iyice artınca, Eskişehir’e gitmeye karar verdim. Annem kapıda gözleri dolu dolu karşıladı beni. Sofrada babam sessizce çorbasını içerken, annem lafı dolandırmadan konuya girdi: “Bak kızım, komşunun oğlu Murat hâlâ bekâr. İyi çocuk, işi gücü var. Bir görüşseniz ne olur?”

İçimde bir öfke kabardı ama sesimi çıkarmadım. O gece odama çekildiğimde, eski günlüğümü buldum. 17 yaşındaki Elif’in hayallerini okurken gözyaşlarımı tutamadım: “Kendi ayaklarımın üstünde duracağım, kimseye muhtaç olmayacağım.” Şimdi ise ailemin gözünde eksik biriydim.

Ertesi gün Murat’la istemeden de olsa buluştum. Kafede otururken bana “Senin gibi akıllı bir kız neden hâlâ evlenmedi?” diye sordu. Gülümsedim ama içimden bağırmak istedim: “Çünkü ben sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum!”

İstanbul’a döndüğümde içimde bir huzursuzluk vardı. İş yerinde herkes hafta sonu planlarından bahsederken ben sessiz kaldım. Akşam eve döndüğümde annemden gelen mesajı okudum: “Elif, Murat seni beğenmiş. Bir daha görüşseniz?”

Bir gün iş çıkışı Ayşe’yle sahilde yürürken ona her şeyi anlattım. “Ailem beni anlamıyor,” dedim. Ayşe omzuma dokundu: “Belki de önce sen kendini anlamalısın.” O an durdum; gerçekten ne istiyordum? Evlilik mi? Kariyer mi? Yoksa sadece huzur mu?

Bir süre sonra şirkette yeni bir proje başladı ve ben ekip lideri oldum. Başarılarımı aileme anlattığımda annem yine konuyu evliliğe getirdi: “İyi güzel de kızım, yaş geçiyor.” Babam ise sessizce başını salladı.

Bir akşam babamla balkonda otururken ona sordum: “Baba, sen hiç hayallerinden vazgeçtin mi?” Babam uzun uzun sustu, sonra gözlerini kaçırarak cevap verdi: “Hayat bazen insanı başka yollara sürükler kızım.” O an babamın da gençliğinde hayalleri olduğunu ama aile baskısıyla vazgeçtiğini anladım.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah işe giderken aynada kendime baktım ve ilk defa yüksek sesle söyledim: “Ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum.”

Bir süre sonra şirketteki arkadaşım Emre’yle daha çok vakit geçirmeye başladık. Emre farklıydı; bana hayallerimi soruyor, başarılarımı takdir ediyordu. Bir gün bana şöyle dedi: “Elif, seninle konuşmak bana iyi geliyor. Senin yanında kendimi olduğum gibi hissedebiliyorum.” O an kalbimde bir sıcaklık hissettim.

Ama ailem Emre’yi duyunca hemen sorgulamaya başladı: “Ailesi kim? Ne iş yapıyor? Ciddi mi?” Yine aynı döngüye girmiştik. Emre’yle aramızda bir şeyler başlamadan bitmişti bile; çünkü ben ailemin onayını alamayacağımı biliyordum.

Bir akşam annemle telefonda tartıştık. “Anne,” dedim titreyen bir sesle, “Ben mutlu değilim böyle.” Annem sustu, sonra ağlamaya başladı: “Biz seni yalnız bırakmak istemiyoruz.” O an anladım ki annem de korkuyordu; benim yalnız kalmamdan değil, kendi korkularından besleniyordu.

Aylar geçti, ben işimde daha başarılı oldum ama içimdeki boşluk büyüdü. Bir gün şirkette büyük bir kriz çıktı ve ben tek başıma çözmek zorunda kaldım. O an anladım ki gerçekten güçlüyüm; kimsenin onayına ihtiyacım yoktu.

Bir akşam gün batarken sahilde yürüdüm ve kendi kendime sordum: “Mutluluk nedir? Evlilik mi? Başarı mı? Yoksa kendin olabilmek mi?”

Şimdi bu satırları yazarken hâlâ tam olarak cevabımı bulmuş değilim ama şunu biliyorum: Kendi yolumu aramaktan vazgeçmeyeceğim.

Sizce mutluluk nedir? Toplumun beklentilerine uymak mı, yoksa kendi yolunu çizmek mi? Ben hangisini seçmeliyim?