Küçük Bir Sahil Kasabasında Sonbahar Akşamı: Bir Yüzleşme Hikayesi
“Baba, neden geldin buraya?”
Bu cümle, Karadeniz’in tuzlu rüzgarı gibi yüzüme çarptı. Babamın sesi yıllardır duymadığım kadar yorgun ve kırgındı. Kapının önünde, eski ahşap evimizin taş basamağında durmuş, bana bakıyordu. Elinde annemin ördüğü eski bir atkı vardı. O atkıyı en son annemin cenazesinde görmüştüm.
Yıllar sonra, Ekim’in serinliğinde kasabaya dönmek kolay olmadı. İstanbul’da geçen onca yılın ardından, çocukluğumun geçtiği bu küçük sahil kasabası bana hem huzur hem de acı veriyordu. Annemi kaybettiğimiz o geceyi, babamla aramızda oluşan o derin uçurumu, her şeyi unutmak istemiştim. Ama unutmak, insanın kendi gölgesinden kaçması gibiymiş; ne kadar hızlı koşarsan koş, peşini bırakmıyor.
Babamla aramızdaki sessizlik, annemin ölümünden sonra başlamıştı. O gece, hastaneye yetişememiştik. Babam direksiyondaydı, ben yan koltukta annemin elini tutuyordum. Annem son nefesini verirken, babamın gözlerinde gördüğüm çaresizliği hiç unutamadım. O günden sonra babamla konuşmadık. O beni suçladı, ben onu…
Kasabaya döndüğümde, eski arkadaşlarımın çoğu gitmişti. Kalanlar ise ya balıkçı olmuş ya da kasabanın tek çay ocağında zaman öldürüyordu. Ben ise İstanbul’da bir şirkette muhasebeci olmuştum. Hayatımda hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Babamla ilk karşılaştığımız akşam, sofrada sadece iki tabak vardı. Annemin yokluğu sofrada bile hissediliyordu. Babam çorbayı karıştırırken birden konuştu:
“Seninle konuşmamız lazım, Oğuz.”
İsmimi bu kadar ciddi bir tonda söyleyince irkildim. Kaşığımı bıraktım.
“Biliyorum, yıllardır konuşmadık. Ama artık bu yükü taşımak istemiyorum.”
Gözlerim doldu. “Ben de…” dedim kısık bir sesle.
O gece sabaha kadar konuştuk. Annemi nasıl kaybettiğimizi, birbirimizi nasıl suçladığımızı, aslında ikimizin de kendimizi affedemediğimizi… Babam ağladı, ben ağladım. Yılların biriktirdiği öfke ve pişmanlık gözyaşlarımızda eridi.
Ertesi gün kasabada dolaşırken çocukluğumun geçtiği yerlere uğradım. Denizin kenarında oturup dalgaların sesini dinledim. Bir ara eski arkadaşım Cemil’i gördüm. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı ama bana sarılırken gözleri parladı.
“Oğuz! Sen misin? İstanbul’dan döndüğünü duydum da inanamadım!”
Gülümsedim. “Biraz kafa dinlemeye geldim.”
Cemil’le uzun uzun yürüdük. Bana kasabada nelerin değiştiğini anlattı; balıkçılığın eskisi gibi olmadığını, gençlerin büyük şehirlere göç ettiğini…
“Sen de mi döneceksin buraya?” diye sordu birden.
Cevap veremedim. İstanbul’da bir hayatım vardı ama burada da yarım kalmış bir hikayem…
Akşam eve döndüğümde babam sobanın başında oturuyordu. Elinde annemin fotoğrafı vardı.
“Oğuz,” dedi yavaşça, “ben seni hep sevdim ama bunu göstermeyi hiç beceremedim.”
Gözlerim doldu yine. “Ben de seni hep özledim baba.”
O gece ilk defa birbirimize sarıldık. Yıllardır içimde taşıdığım yük hafiflemişti sanki.
Kasabada geçirdiğim günler boyunca geçmişimle yüzleştim. Annemi kaybetmenin acısı hiç geçmedi ama babamla barışmak bana yeni bir başlangıç verdi.
Bir akşamüstü deniz kenarında otururken kendi kendime sordum:
“Acaba affetmek mi daha zor, yoksa affedilmek mi?”
Siz ne düşünüyorsunuz? Ailenizle aranızda çözülmemiş meseleler var mı? Belki de konuşmak için doğru zaman şimdi…